1919-06-25-TR-001
Türk :: tr
Home: www.armenocide.net
Link: http://www.armenocide.net/armenocide/armgende.nsf/$$AllDocs/1919-06-25-TR-001
Source: TR/Takvîm-i Vekâyi /
Edition: Dîvan-ı Harb-i Örfi Zabıtları
Source First Published: 07/10/1919
Last updated: 03/23/2012


Savaş Dönemi Hükümet Üyeleri Davası: Altıncı Oturum

3594.doc



1

8 Mart Sene 335 Târîhli İrâde-i Senîye-i Hazret-i Pâdişâhîye İktirân Eden Karârnâme ile Müteşekkil

DÎVÂN-I HARB-İ `ÖRFÎ

Muhâkemâtı Zabıt Cerîdesi

Re'îs: Ferîk Mustafâ Nâzım Paşa

A`zâ: Mîrlivâ' Zekî Paşa, Mîrlivâ' Mustafâ Paşa, Mîrlivâ' `Alî Nâzım Paşa,

Mîralay Receb Ferdî Bey

Müdde`î-i `Umûmî [savcı]: Mu`âvinlerden Reşâd Bey

ALTINCI MUHÂKEME

Çahârşenbe: 25 Hazîrân

Vicâhen [yüzlerine karşı] Muhâkemeleri İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: Esbak [eski] Şeyhü'l-islâm Mûsâ Kâzım Efendi, esbak Şeyhü'l-islâm Es`ad Efendi, esbak [eski] Â`yân Re'îsi Rif`at Bey, esbak Posta ve Telgraf ve Telefon Nâzırı Hüseyin Hâşim Bey,

Gıyâben [kendileri olmaksızın] Muhâkemeleri İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: Sadr-ı esbak [eski sadrazam] Tala`at Paşa, esbak [eski] Harbîye Nâzırı Enver Efendi, esbak Bahrîye Nâzırı Cemâl Efendi, esbak Ma`ârif Nâzırı Doktor Nâzım Bey, esbak Mâlîye Nâzırı Câvîd Bey, esbak Posta ve Telgraf ve Telefon Nâzırı Oskan Efendi, esbak Ticâret ve Zirâ`at Nâzırı Süleymân [El-Bûstânî] Efendi, esbak Ticâret ve Zirâ`at Nâzırı Mustafâ Şeref Bey

--------------------

Birinci Celse

Dakîka Sâ`at

00 3

Re'îs- (Maznûnîne [sanıklara] hitâben) Buyurunuz, oturunuz. (Müdde`î-i `Umûmî [savcı] Mu`âvinine hitâben) Buyurunuz.

Müdde`î-i `Umûmî [savcı] Mu`âvini Reşâd Bey- İdâre-yi `Örfîye [sıkıyönetinin] cârî [yürürlükte] olan mahallerde teşekkül eden [kurulan] Dîvân-ı Harb-i `Örfîler, sûret-i dâ'ime ve muttaridede [sürekli ve sıralı şekildeki] usûl ve kânûn esâslarında yürüyen mehâkim-i `adlîye [adliye mahkemeleri] makâmına kâ'im [geçen] ve anlara da [onlara da] usûl ve kavânîn-i `adlîye [adliye kanunları] tamâmen hâkimdir. Binâ'en-`aleyh hukûk-u `umûmîyenin muhâfız ve hâmîsi [koruyucusu] olan me'mûriyetimiz, kendisine müterettib [ait olan] vazîfe-yi kânûnîyeyi [kanunî vazifeleri] lâyıkıyla îfâ' [yerine getirmek] ve efkârı `umûmîyeyi [halkı] bi-hakkın tenvîr edebilmek [hakkıyla aydınlatmak] içün vicdânına hâkim bulunan hey'et-i muhtereme-yi hâkimlerine [saygı değer hakimler kuruluna] hukûk-u `umûmîye ile `alâkadâr olan mu`âmelâtın [işlemlerin] ahkâm-ı kânûnîye [kanun hükümleri] ile sûret-i te'lîf ve tatbîkini [bağdaştırıp, uygulamaya] `arz edecekdir. Dört buçuk senelik, geçen harb-ı meş'ûmun [uğursuz harbin] bu millet-i ma`sûma üzerinde hâsıl etdiği [meydana getirdiği] te'sîrât [etkiler] bugün efkâr-ı `umûmîye-yi milleti [milletimizi] yorgun ve durgun bir hâle getirmiş ve hey'et-i `umûmîye-yi millet [milleti geneli] üzerinde bugün bu ıztırâbâtın tehvînini [azaltılmasını] ancak tevzî` ve icrâ'-yı <185Sl> `adâletde bulacağı [işlerin adaletle yürütülemesi ve bunun yayınlaştırılması] ümidiyle hey'et-i celîlelerinin [yüce heyetin] icrâ'ât-ı `adâletkârânesine [adilliğine yakışır işlere] nigehbân olmakda [bekçi olmasında] bulunmuşdur. Dîvân-ı Harb-i `Örfînin i`tâ edeceği [vereceği] hükümler kat`î ve lâ-yetegayyerdir [kesin ve değişmezdir]. Elimizdeki kânûnlar bu hükümlerin kâbiliyet-i istinâfîye [feshedilebilirliğinin] ve temyîzîyesi olmadığını gösteriyor. İşte bundan dolayıdır ki bu şekildeki mahkemelerin vaz`iyeti pek mühimdir [önemlidir]. Efkâr ve vicdân-ı `umûmîye-yi millet [halkın vicdan ve düşünceleri] bu gibi mukarrerâtın [kararların] merci`-i tedkîki ve târîh-i `adlî [inceleme ve örnek alma makamı] ise bu hükümlerin ahlâka vâsıta-yı nakl ve teblîği [ulaştırılması için araç olarak bildirilmiş] olduğundan bu ehemmiyet [önem] fevka'l-`âde [olağanüstü] bir mâhiyet [nitelik] kesb eder [kazanır]. Da`vâ-yı hâzıra târîhî ve mu`azzam [şu an huzurununda bulunan tarihî ve büyük dava] bir hakkın ihkâkı ve intâcı [yerine getirilmesi ve neticelendirilmesi] ve sinîn-i vafîreden [uzun yıllardan] beri temâdî eden [devam edegelen] silsile-yi fecâyi` ve seyyi'âtın [kötülükler ve facialar zincirinin] vesîle-yi hitâmı [sona ermesine sebep] olmak üzere telakkî [kabul] edildiğinden da`vâ-yı sâ'ire [diğer davalar] tarzından bu noktada dahi farklıdır. Nitekim; ahkâm ve nazariyât-ı cezâ'mız [ceza hukuku hükümleri ve bilimi], ta`yîn-i cezâ'dan [cezanın belirlenmesinden] maksûdu [kasdettiği]: Ancak `ibret-i mü'essire [etkileyici örneklere] ve tehzîb-i ahlâk [ahlâkı düzeltmeye] ve şahsen mutazarrır olanların [zarar verenlerden] ahz-ı sârı olmak [öç almak] üzere üç esâsa hasr etmişdir [tahsis etmiştir]. Fakat bu `azametli vazîfe, bugün o esâsâtı [esasları] da değişdirmiş <186Sa> ve ona dördüncü bir sebeb daha ilâve etmişdir ki o da i`tibâr ve nâmus-u millînin tamâmî-yi iâdesi [tam olarak iadesi] emr-i mübeccelidir [yüce işidir].

Hâdis [meydana gelmiş] olan bu kazîye [dava] Türk mefkûresiyle [idealiyle] yetişmiş olan `Osmânlı milletinin harbin bütün safahât-ı elîme ve fecî`asının [üzücü safhaları ve facialarının] tevlîd eylediği [doğurduğu] ıztırâbâtı `afv ile yalnız nâsîye-yi pâkine [temiz alnına] sürülmek istenilen o siyâh lekeyi izâle [yok] edecek yegâne vâsıta-yı adâletkârâneye [adalete yakışır araçlara] ilticâ etmesinin [sığınılmasının] netîce-yi mantıkîye ve tabî`îyesidir.

İşte şu ilticâ [sığınma] ve `arz-ı iftikâr [alçak gönüllülük sunma] dolayısıyla Dîvân-ı Harb-i `Örfî hey'et-i kirâmı [yüce heyeti] ta`mîk-i tedkîkâtla [derinlemesine araştırmalarla] tevzî`-i `adâlet emr-i mühimminde [önemli olan adaleti dağıtma işinde] târîh-i millîmizi me'mûrîn-i `adlîye [adliye görevlisi] ise bundan başka târîh-i `adlîlerini [adliye tarihini] muvaffakıyât-ı kânûnîye [başarılı kanunlar] ile tetvîc etmek [taçlandırmak] mecbûriyetindedirler. Binâ'en-`aleyh müdde`âyât [iddialar] ve îzâhât-ı âtiyenin [aşağıdaki açıklamaların] kemâl-i ehemmiyetle [tam bir önemle] nazar-ı dikkate alınmasını bi'l-hâssa [özellikle] istirhâm [rica] ederim.

Hâkân-ı esbak [eski] Sultan Abdülhamid Han-ı sânî hazretlerinin `asrın îcâbâtıyla [gerekleriyle] te'lîf kabûl etmeyecek [uyuşmayacak] bir sûretde imtidâd eden [uzun süren] otuz üç senelik saltanatıyla her an ve safahâtında gencliğin dimağında bırakdığı te'sîrât-ı elîme [üzücü etkiler] ile `aksü'l-`ameller [zıt işler] husûle [meydana] getirerek `adetâ kendi saltanatlarına nihâyet verecek bir inkılâb-ı siyâsînin tahaddüsü [ortaya çıkmasının] esbâbını [sebeplerini] bi'z-zât istikmâl etmiş [tamamlamış] ve nihâyet izhâr olunan [meydana gelen] taleb-i `umûmîyi [halkın isteğini] lâyık olduğu ehemmiyetle [önemle] telakkî [anlayıp] ve kabûl ederek Kânûn-ı Esâsî'nin adeten [adet olduğu üzere] mer'iyetine [yürürlüğe girmesi] ısdâr-ı irâde [emrini] buyurmuşdur.

İstihsâl-i meşrûtiyet [meşrutiyetin ilanını gerçekleştirmek] emeliyle teşekkül etmiş [kurulmuş] olan İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti bidâyeten [başlangıçta] pek `ulvî [yüce] bir maksad-ı vatan-perverâne [vatan sevgisine yakışır maksad] ile istihsâl-i meşrûtiyet [meşrutiyetin ilanını gerçekleştilmesi] metâlib [isteklerinde] ve harekâtında pîşvâ [önder] olmuş ve o vakte kadar bir mevki`-i ictimâ`î [toplumsal önem] sâhibi olmayan zimâmdarân-ı cem`iyetin [bu işi idare eden cemiyetin] hüsn-ü niyetine [iyi niyetine], ve hulûs ve hamiyetine [iyi niyetini ve onurunu] bütün millet kâni` ve mutma'in bulunmuş [ yeterli bulmuş ve inanmış] idi. Hasta adam sıfatıyla tevsîm edilen [adlandırılan] hükûmet-i `Osmânîyenin beyne'd-düvel [devletler arası] hükümnâme-yi inhilâli [dağılması anlaşmasını] hâzırlanırken husûle [meydana] gelen bu hareket-i ahrârâne [hür olanlara yakışır hareket], İngiltere ve Fransa gibi hürriyet ve `adâletin masdar ve penâhî [kaynağı ve sığınağı] olan memleketlerde hakkımızda büyük bir teveccüh-ü `umûmî [genel bir sevgi saygı] husûlüne [meydana gelmesine] hâdım olmuşdu [hizmet etmişti]. Meşrûtiyetin akîb-i i`lânında [ilanından sonra] Rumelindeki murâkabe-yi ecnebîye [kontrol altında tutulan ecnebiler] ref` edildi [üzerindeki kontrol kaldırıldı]. Millet ve memleket bütün hayır-hâhlarımızın [iyilik isteyenlerimizin] nazarında [gözünde] mütebessim ve beşûş [gülümseten güzel] bir istikbâle [geleceğe] nâm-zed [aday] `add [kabul] olundu. Hâkân-ı müşâr-ileyh [adı geçen hakan] hazretleri zamânında Alman siyâsetine hâdim ve meclûb [çekilmiş ve hizmet eder] gibi farz edilen hükûmet-i `Osmânîyenin ba`demâ [bundan sonra] yalnız hür fikirli, hür düşünceli devlet ve milletlerle teşrîk-i menâfi` ve mesâ`î [menfaat ve işbirliği] edeceği şübhesiz sayıldı... Vâh esefâ [yazık] ki devlete başdan başa hâkim olan İttihâd ve Terakkî zimâmdarânı [idarecileri] bir müddet sonra seciyelerini [huylarını] değişdirerek komitecilik zihniyetiyle mutlakıyet-i idâreyi tekrâr ikâme ve te'sîs [kurup, devam ettirme] emeline düşdüler. Komitacılıkla hükûmetciliğin, çetecilik ile idâre-yi memleket kâbiliyetinin yekdiğerinden ayrı şeyler olduğunu düşünmeyerek birincileri ikincilerin te'mînine âlet `add [kabul] etdiler. Almanya'nın en büyük müttefiki bulunan Avusturya devletinin Bosna-Hersek'in fi`ilen ve tamâmen ilhâkını [işgalini] i`lân eylemesi devletimizin tamâmiyet-i mülkîyesine [toprak bütünlüğüne], meşrûtiyet-i idâreyi kabûl etdikden sonra ri`âyet edilemeyeceğini [uyulmayacağını] göstermiş ve pek muzır [zararlı] bir sû'-i misâl [kötü örnek] teşkîl ederek [oluşturarak] Bulgaristan'a da i`lân-ı istiklâl cür'etini vermiş iken evvel <186Sl> emirde mevki`-i sadâreti işgâl etmesi himâyet-i ma`nevîyesine ve mu`âvenetine [yardımına] pek ziyâde muhtâc olduğumuz İngiltere hükûmet-i fehîmesinin [anlayışlı hükümet] kralı tarafından sûret-i mahsûsada [özel şekilde] şâyân-ı takdîr [beğeniye değer] görülen ve tavsiye edilen ve nâm-ı muhteremi [saygıdeğer ismi] târihimizde ebediyen tebcîl [saygı] ile yâd edilecek [hatırlanacak] olan Kâmil Paşa merhûmun umûr-u hükûmete [hükümet işlerine] müdâhalâta meydân vermemek istememesi üzerine cem`iyetin en büyük ve nâfiz [etkili] a`zâsından [üyesinden] bulunan İzmir vâlî-yi esbakı [eski valisi] Rahmi Bey vâsıtasıyla her dürlü âdâb ve an`anât-ı millîye ve ictimâ`îye [milli ve toplumsal gelenek ve göreneklere] hilâfında [aykırı olarak] saray-ı hümâyûna giderek Hâkân-ı müşâr-ileyh [adı geçen hakan] hazretlerine Kâmil Paşa'yı istemeyiz terâne-yi tafra-furûşânesiyle [diye atıp tutarak] göndermekle ve bi'l-vesîle [sebep olarak] Kâmil Paşa'yı ıskâta [düşürmeye] cür'etleri, hayır-hâhlarımızın [iyilik isteyenlerimizin] nazarında [gözünde] ilk ve mühim [önemli] sukût-u hayâle [hayal kırıklığına] sebebiyet verdi. Yerli ve ecnebî bütün hayır-hâhân-ı memleket [memleketin iyiliğini isteyenler] ve dûr-endîş efrâd-ı millet [endişeli olan milletin fertleri] nazarında [gözünde] millet-i `Osmânîyenin yeni bir uçuruma doğru sürüklenmekde olduğu anlaşılmağa başladı.

Bu mülk ve diyârı ecdâdının feth ve istilâsına, ecdâdının seyf-i celâdetine [yiğitlik kılıcına] medyûn [borçlu] olan ve altı yüz bu kadar senelik mu`azzam [ulu] ve şânlı bir târîhe mâlik [sahip] bir `â'ile-yi necîbenin [soyu temiz olan ailenin] bi'l-irsî ve'l-istihkâk [irsî ve haklı olarak] vârisi [mirasçısı] bulunan Sultan Abdülhamîd Hân-ı sânî [İkinci Abdülhamîd Hân] hazretlerinin mutlakiyet-i idâresine ancak 33 sene tahammül eden millet-i `Osmânîyeye hiç bir mâzî-yi siyâsîsi [siyasî geçmişi] olmayan ve ekseriyeti [çoğunluğu] sunûf-u tabakât-ı ictimâ`îyenin [toplum sınıflarının] alt tarafına mensûb bulunan bir takım eşhâsın [şahısların] tagallüb ve tahakkümü [zorla hüküm sürmesi] şübhesiz ki uzun müddet devâm edemezdi. Bir takım ahvâl-i fevka'l-`âdenin [olağanüstü durumların], evet hâdis olan [gerçekleşen] ve ihdâs edilen [gerçekleştirilen] bir takım ahvâl-i fevka'l-`âdenin inzimâmı [katkısı] sâyesindedir ki on sene devâm eden târîh-i `Osmânîyenin en muzlim ve mü'ellem [karanlık ve üzücü] sahîfelerini [sayfalarını] işgâl edecek olan bu devr-i şe'âmetin [uğursuz devrin] hulâsa-yı vekâyi`ini [olaylarının özeti] maznûnîn-i müşâr-ileyhümün [adı geçen sanıkların] derecât-ı cürmîyelerinin [suça katkılarının] ta`yînine [belirlenmesinde] ta`alluk-u `azîmi [büyük ölçüde ilişiği olması] hasebiyle hulâsaten [özet olarak] `arza mecbûriyet hiss ediyorum. Kânûn-ı Esâsî'sine ri`âyetkâr [bağlı] olmayan memleket ve milletlerde ne meşrûtiyetden, ne intizâm-ı idâre ve `adâletden [idare ve adalet düzeninden] bahse hâcet [gerek] görülemez. İttihâd ve Terakkî tahrîbâtına [yıkımlarına] en evvel Kânûn-ı Esâsî'ye tecâvüzle başladı. Kânûn-ı Esâsî'ye vurulan ilk darbe ile Kâmil Paşa merhûmun ıskâtından [düşmesinden] sonra teşekkül eden [kurulan] kabinelerde zimâm-ı idâreyi [idarenin kontrolünü] büsbütün kendi intihâbkerdelerinin [seçmenlerinin] eline verüb güyâ meşrûtiyeti yalnız kendileri içün istihsâl [elde] etmişler gibi câhilâne [cahile yakışır] bir sûretde mu`âmelât-ı `umûmîye-yi devleti [devletin bütün işlerini] her cihetden [yönden] çığrından çıkararak, memleketin her tarafında yer yer kıyâmlar [ayaklanmalar], ihtilâller zuhûruna [ortaya çıkmasına] meydân verdiler. Mahzâ [tamamen] idâre-yi seyyi'eleri ve seyyi'ât-ı idârîyeleri [kötülükleri ve kötü idareleri] netîcesi olarak zuhûra [meydana] gelen 31 Mart isyân-ı `askerîsini güyâ pâdişâh tarafından tertîb edilmiş [düzenlenmiş] gibi göstererek bütün milleti izlâl [küçük görerek] ve iğfâl ile [yanıltarak] pâdişâhın hal`i fetvâsını [tahtan indirilmesi] istihsâl [elde] etmekle bu âna kadar te`âkub eden [sürüp gelen] silsile-yi mahâzîr-i siyâsîyenin [siyasî kötülükler zincirinin] en büyüğünü irtikâb etmiş [işlemiş] oldular. Bundaki maksadları da şübhe yok ki serbestî-yi hareketlerine mümâna`at edebilecek [engel olabilecek] yegâne kuvveti hâ'iz [sahip] gördükleri pâdişâh-ı mağfûrun [merhûm padişahın] şahsını ortadan kaldırarak memlekete hâkim-i mutlak kesilmek idi.

Cennet-mekân Sultân Mehmed Hân-ı hâmis hazretlerinin tebe`an [uyarak] meftûr [yaratılmış] oldukları hilm ve mülâyemetlerini [uyumlu ve yumuşak huyluluğu] ve nâ-dîde [görülmemiş] ve nâ-şinîde [duyulmamış] bir tavr-ı küstâhânede [küstahça tavırla] sû'-i isti`mâl ile <187Sa> ve kos koca imparatorluğu kendi mâlikâneleri gibi mütegallibâne [zorbaca] ve mütecebbirâne [zorbalıkla] bir meslek-i `anûd [inatçı bir sistem] ittihâz ederek [kullanarak] idâre etmek istediklerini gören ve bunun netâyic ve `avâkıb-ı elîmesini [üzücü sonuçlarını] derk ve teyakkun eden [tam olarak anlayıp kavrayan] bir kısm-ı meb`ûsân Meclis-i Meb`ûsân'da hizbler [guruplar] teşkîli [kurmak] ile tarîk-i muhâlefete [muhalefet yoluna] sülûka [tutmaya] mecbûr oldular. Bir tarafdan Meclis-i Meb`ûsân'da muhâlefet izhâr eden [meydana getiren] zevâta [kişilere] İttihâd ve Terakkî vükelâsı Meclis-i Millî kürsüsünde kelimât-ı galîze [terbiye dışı kelimeler] ile hakâret ve bu hakâret-i lafzîyeye [boş sözlereden oluşan hakaretlere] ba`zan bir meb`ûs-u fâzılı [erdemli mebusu] Ayastefanos istasyonundan i`tibâren tevkîf zımnında [tutuklamak niyetiyle] me'mûrîn-i hafîye [gizli memurlar] ile ta`kîb etdirerek Meclis-i Meb`ûsân binâsına ilticâya [sığınmaya] mecbûr edecek kadar fi`ilî şekiller verilirken diğer tarafdan vesâ'it ve kuvâ-yı hafîyesi [gizli araç ve kuvvetleri] vâsıtasıyla da pâyitaht [İstanbul] sokaklarında muhâlif gazete muharrirleri [yazarları] `alenen katl ve itlâf etdiriliyor [öldürülüyor] ve bütün bu cinâyâtın [cinayetlerin] fâ`illeri mechûl [bilinmiyor], daha doğrusu erbâb-ı ibtisâra ma`lûm olan [gerçeğin farkında olanlarca bilinen] kâtiller mücâzâtsız [cezasız] bırakılıyordu.

Yirminci `asrın envâr-ı feyz [ilmin ışıkları] ve medeniyeti her tarafda şa`şa`a-pâş olurken [parıldarken] memâlik-i mütemeddinede [medenî memleketlerde] `âdetâ esâtîr-i hurâfât cümlesinden [aslı olmayan uydurmaların hepsinden] ma`dûd [sayılmış] olan engizisyon devri Türkiye'de yeniden başlamış ve her hak ve hakîkate göz kapamış mürekkeb bir cehl ve `inâd [bilgisizlik ve inatçılıktan oluşan] kitlesi memleketi uçuruma doğru sürüklemeğe başlamışdır.

Senelerce Balkanlarda `anâsır-ı muhtelife [değişik unsurlar/milletler] arasında karakolluk vazîfesi gören ve saltanat ve hilâfet-i `Osmânîyeye derece-yi sadâkat ve irtibâtları [bağlılık dereceleri], zât-ı hümâyûnları hakkında pek vehhâm [bağışlayıcı] olan Sultân Hamîd Han-ı sânî [İkinci Hamîd Han] hazretlerinin muhâfaza-yı hayâtlarını bile anlara [onlara] tevdî` [emanet] eylemeleri ile sâbit [ispatlanmış] olan, Arnavudluk'da ta`kîb edilen harekât-ı sakîme [yanlış hareketler], kıta`a-yı mezkûrede [zikredilmiş olan yerlerde] ihtilâl ve iğtişâş [karışıklık] zuhûruna [meydana gelmesine] sebeb olmuşdur. O vakte kadar yekdiğeriyle kardeş gibi yaşayan iki `unsur-ı İslâm arasında böyle tohum-ı fesâd [anlaşmazlık tohumu] atılarak mukâtelâta [vuruşmaya] meydân verilmesi bu şûriş-i dâ'imîden [sürekli olan karışıklıktan] istifâde etmek isteyen Balkan devletlerinin Devlet-i `Osmânîye `aleyhine bir ittifâk-ı `askerî vücûda getirmelerine [oluşturmalarına] sebebiyet verdi. Böyle tehlike-âver [tehlikelere sebep olan] bir zamânda İttihâd ve Terakkî hükûmet ve cem`iyeti devletin hayâtını tehdîd eden düşmanlarının harekâtından bî-haber [habersiz] ve gâfil [hazırlıksız] bir hâlde Meclis-i Meb`ûsân'daki tezâhürât-ı muhâlefetkârânenin [oluşmuş olan muhalaefetin] imhâ'sıyla meşgûl olarak kürsü-i milletde efkârı [fikirleri] tenvîm edici mürettib [uyuşturacak şekilde düzenlenmiş] beyânât ve te'mînât ile dem-güzâr oluyor [vakit geçiriyor] ve huvvân [hainler] yağma `add [kabul] etdikleri tahsîsât-ı mestûreden [örtülü ödenekten] yüz binlerce liralar sarfiyle [harcayarak] gönderdikleri nâzırlarının [bakanların] muvaffakiyet telgrafnâmeleri Meclis-i Millî kürsüsünde okunurken telgraf telleri patlayan top ve bombaları ihbâr ediyor ve bundan zimâm-dârân-ı idâre [idareyi kontrolleri altında tutanlar] ma`a'l-esef [ne yazık ki] zerre kadar bir eser-i hicâb [utanma eseri] bile hiss etmiyorlardı. Meclis-i Meb`ûsân'daki muhâliflerin imhâ'sı içün neler, neler yapılmadı? Bugün hâlâ şu zavâllı milletin hayâtıyla oynamakdan hicâb etmeyenler [utanmayanlar] memleketin geçirmekde olduğu buhrânlı zamânlarda bile ihtirâsât-ı şahsîyelerini [şahsî arzularını] tatmîn içün siyâset yapmakla meşgûl olanlar, o zamânlar da kürsü-yi mu`allâ-yı riyâsetden [başkanlığın yüce kürsüsünden] muhâlifleri ezmek, muhâlefeti öldürmek içün neler yapmadı? Kânûnun meb`ûslara bahş etdiği hukûk-u mütesâvîyeyi [eşitlik hukukunu] çiğneyerek İttihâd ve Terakkî'ye mensûb [üye] meb`ûslara fazla imtiyâzlar [ayrıcalıklar] <187Sl> verildi. Muhâliflerin söylememelerini te'mîn içün onlara söz verilmedi. Cem`-i ârâda ekseriyet [oylamada çoğunluk] hâsıl olmadığı [meydana gelmediği] hâlde ekseriyet hâsıl olmuşdur denilerek istediği gibi re'y toplandı. Kânûn-ı Esâsî ayaklar altında ezildi. Nihâyet büyük vatanperverin hidmet-i vatanperverânesinin [vatan sevgisine yakışır hizmetinin] mükâfâtı verildi. Hey'et-i a`yâna geçdikden sonra makâm-ı riyâseti [başkanlık makamını] elde edemedikden mütevellid [doğan] bir hırs-ı pîrî [ihtiyarlığı verdiği bir hırs] ile izhâr-ı muhâlefet [muhalefet oluşturulmuş] olundu. Bununla hem eski kabâhatleri setr edilmiş [saklanmış] olacak ve hem de eski arkadaşlar bütün esrâr ve cinâyâtı [sırlarını ve cinayetlerini] ifşâ etmekden [açığa vurmaktan] mütevellid [doğan] bir tehdîd-i ma`nevîye ma`rûz bırakılarak o göz kamaşdırıcı a`yân riyâseti [başkanlığı] elde edilmiş olacakdı. Şimdiye kadar, evet şimdiye kadar bir sabr-ı Eyyûbî [Hz. Eyyûb‘ün sabrı] ile mütevekkil bulunan [kaderine boyun eğen] zavâllı milleti i`ğfâl etdim [aldattım], zannedenler gâfildirler. İdârî yolsuzluklarının Arnavudlar üzerinde bırakdığı te'sîrât-ı `azîmeyi [büyük etkileri] gûyâ izâle [onarmak] maksadıyla halkın makâm-ı akdes-i hilâfete [hilafetin kutsal makamına] olan hürmet ve muhabbetlerinden [saygı ve sevgisinden] istifâdeye [yararlanmaya] kalkışılarak Pâdişâha Kosova'ya kadar seyâhat yapdırıldı. Bir çok ef`âl-i cinâ'îyenin [cinayet fiillerinin] mürtekibleri [düzenleyenler] ta`kîbât-ı kânûnîyeden [kovuştumadan] `afv olundu. Gûyâ Arnavudlar hakkında mevcûd münâfereti [nefret duygusunu] izâle [ortadan kaldırmak] maksadıyla kan da`vâlarının halli içün mebâliğ-i `azîme [büyük paralar] tahsîs edilmek [ödenmek] sûretiyle pek çok fedâkârlıklar ihtiyâr olundu [katlanıldı]. Her şey yapıldı, yalnız Arnavudların kalbini kazanacak bir cihet [araç] bulunamadı. Memleket an-be-an [gitgide] mütezâyid [artan] bir sür`atle uçurumların derin hufrelerine [çukurlarına] doğru yuvarlanıyordu. Artık nazar-ı cem`iyetde [toplumun gözünde] vatan, milliyet, dîn mefhûmları [idealleri], vatan-peresti [vatan düşkünlüğü] ve vatanperverlik [yurtseverlik] gibi bir takım evsâf-ı `âlîye [yüce nitelikler] hep gâye-yi menfa`atkârâneleri [menfaatına düşkün olana yakışır arzularına] içün hep birer vâsıtadan `ibâret `add ve telakkî [kabul] olunuyordu. Merkez ve vilâyâtın idâre-yi `umûmîyesi [genel idaresi] o kadar teşevvüşe [karışıklığa] uğramış ve siyâset-i `umûmîye-yi devlet [devleti genel siyaseti] o derece hatara [tehlikelere] ma`rûz kalmışdır ki İttihâd ve Terakkî hükûmetinin mevki`-i iktidârda [iktidar makamında] kalması devletin büsbütün izmihlâline [yok olmasına] sebebiyet vereceğini anlayan meb`ûslar, grub grub fırkadan ayrılarak nihâyet kendileri Meclis-i Meb`ûsân'da hizb-i kalîl [azınlık] derecesine inmişlerdir. İşte bu sırada devletin başındaki gavâ'il-i `azîmi [büyük dertleri] kâfî gelmiyormuş gibi bir de yeniden intihâb [seçim] gâ'ile-yi `azîmesi [büyük derdini] ihdâs etmekden [meydan getirmekten] çekinmeyerek emellerine muvâfık [uygun] re'y verecek meb`ûs ta`yîn etdirmek içün meclisi fesh etdirdiler. İkinci def`a icrâ' olunan [yapılan] intihâbâtda [seçimlerde] milletin ne dereceye kadar sâhib-i re'y [oy sahibi] olduğu ve kimlerin meb`ûs intihâb edildiği [seçildiği] cümlece ma`lûmdur [herkes tarafından bilinmektedir]. Ma`a-mâfîh [bununla beraber] siyâset tasavvur olunamaz [düşülünemez] bir şekilde sakîm [yanlış] bir mecrâya [yola] girdiğinden hükûmet hiç bir zamân ârâ-yı `umûmîye-yi milleti [milletin genel oyunu] temsîl etmeyen bu meclisi feshe mecbûr oldu. O vakitler Balkan harbi bitmiş düşman Çatalca'ya kadar gelmiş, mütâreke şartlarının tesbîtine çalışılıyordu. Devletin bir tâli`i [ikinci] netîcesi olacak ki muhâsımlar [düşmanlar] arasına giren nifâkdan [bozukluktan] bi'l-istifâde [istifa ederek] tekrâr Edirne'ye kadar gidilebilmiş, fakat pek büyük fâ'ide [fayda] te'mîni kâbil [mümkün] olan bu sâhada dahi pek mahdûd [sınırlı] bir muvaffakiyet ile kalmışlardır. Bu ahvâle [durumlardan] takaddüm eden [önceki] günlerden 328 senesi Kânûn-ı sânîsinin [Ocak‘ının] onuncu günü tarafdârânı [taraftarları] ile müsellahan [silahlı olarak] Bâb-ı `âlî'yi basarak Harbîye Nâzırı Nâzım Paşa ile yâverini ve Bâb-ı `âlî ser-komiserini [başkomiserini] katl ve hey'et-i vükelâyı [bakanlar kurulunu] mevki`lerinde habs ile kendilerinden vücûde getirdikleri [oluşturdukları] bir hey'et-i vükelâ [bakanlar kurulu] ikâme ederek [oluşturarak] idâre-yi <188Sa> hükûmeti zabt ve gasb etdiler. Meşrûtî bir memleketde bu Bâb-ı `âlî baskınına verilecek en hafîf ta`bîr şekâvetdir [eşkiyalıktır]. Hattâ kendileri o kadar cür'etkârâne bir tavr-ı şekâvet almışlardır [eşkiyaca tavır takınmışlardır] ki baskını müte`âkib [ardından] adamlarından biri, Polis Müdîri `Azmî Bey doğru Polis Müdîriyetine gidiyor ve diğeri de Beyoğlu Mutasarrıflığı makâmına gidiyor ve der-hâl o makâmları işgâl ile işe başlayor ve `ale'l-usûl [usul olduğu üzere] bir irâde-yi senîye [padişah emrini] istihsâline [çıkarmaya] bile lüzûm görülmeyor. Kânûn-ı Esâsî, hukûk-ı saltanat, hukûk-ı şahsîye ve millîye hep, hep lafz-ı bî-ma`nâ hükmünde [anlamsız] kalmışdı. Bi'l-hâssa [özellikle] o baskın gününden i`tibâren İttihâd ve Terakkî'nin hiç bir vech-i meşrû`iyeti [meşrutiyet üslubu] kalmamış, mevcûdiyeti bütün ef`âl [fiiller] ve harekâtı gayr-ı meşrû` bir eser-i şekâvet [eşkiyalık] şekline munkalib [dönüşmüş] olmuşdu. Şekâvetle [eşkiyalıkla] başlayan, şekâvetle devâm eden bu hizb-i kalîl [azınlık] eshâb-ı şekâveti [eşkiyalık yapanları] cezâ'dan kurtarmak içün siyâsî `afv-ı `umûmîler [genel af] i`lân ediyordu.

Dünyânın her tarafında ve bütün `ulemâ-yı hukûk nezdinde [hukuk bilginleri gözünde] ta`ayyün etmiş [belirmiş] ve kabûl olunmuşdur ki siyâsî cerâ'im [suçlar] ancak bir maksad-ı siyâsî ile icrâ' olunan [işlenen] cerâ'imdir [suçlardır]. Bir memleketde mutlakiyeti izâle [yok etmek] ile yerine meşrûtî veyâ cumhûrî bir idâre ikâme [oluşturmak] veyâ bunun `aksi içün irtikâb edilen [işlenen] bir cürm [suç], bir cürm-ü siyâsîdir. Yoksa vükelâlığı [bakanlığı] elde etmek içün Bâb-ı `âlî'yi basmakda bir vech-i siyâsî tasavvuru [siyasi şekil düşünmek] imkânı yokdur. İşte bu sûretle cinâyât-ı `âdîye [adî cinayetlerin] eshâbı [sahipleri] olan efrâd ve mensûbîn-i cem`iyet [cemiyet üyesi fertler] bu `afv-ı `umûmîden [genel aftan] istifâde etdirilmek istenilmiş ve o yolda mu`âmeleler [işlemler] îfâ' edilmiş [yapılmış] olmasına rağmen Mahmûd Şevket Paşa'nın katlinden sonra siyâsetlerine muhâlif gördükleri birçok zevât [kişiler] hakkında eski muhâliflerdendir denilerek yine ta`kîbâtda [kovuşturmada] bulunmaları, memleketi kânûn nâmına herc ü merc [altüst] etmekde idi. Mahmûd Şevket Paşa'nın katli kendileri içün muhâlifleri imhâ'ya meş'ûm [uğursuz] bir vesîle [sebep] oldu. Vücûdunu [varlığını], kendilerine yakından ve uzakdan muzır [zararlı] gördükleri zevâtı [kişileri] bu katlde medhal-dâr [parmağı var] görerek ve göstererek ve cümlesini [hepsini] dar ağacına çekmek sûretiyle hem mevcûdları imhâ', hem de âtiyen [gelecekteki] muhâlefet imkânını izâleye [yok etmeye] çalışmışlardır. İşte bu vechile [şekille] ve derin bir kin ve ihtirâs ile dâhildeki muhâlefetleri imhâ'ya çalışan İttihâd ve Terakkî hükûmet ve cem`iyeti hâricde cereyân eden hâdisât-ı siyâsîyeden [siyasî olaylardan] tamâmen bî-haber [habersiz] bir hâlde icrâ'-yı hükûmet ederken Harb-i `Umûmî'yi intâc [sona erdirme] ahvâl [durumu] hiss edilmeğe başlanılmışdı. Memleket ve hükûmet idâresinde İttihâd ve Terakkî hükûmet ve cem`iyeti mensûblarının `irfân-ı siyâsîden [siyaset ilminden] o derecede mahrûm, idrâkât-ı siyâsîyeden [siyasî anlayıştan] o derecede gâfil [habersiz] idiler ki hakâ'yık [gerçekleri] ve hâdisâtı [olayları] ihâta edemeyen [kavramayan] bir hey'et-i hükûmet, Almanya ile Fransa arasında tekevvün edecek [meydana gelecek] bir harbin dâ'ire-yi şümûlü [dairesinin] ne derece tevessü` edeceğini [genişleyeceğini] ve `âkıbetin neye müncerr olacağını [varacağını] teferrüs edememekden [sezememekten] mütevellid [doğan] cehl-i siyâsî [siyasî bilgisizliğin] sevkiyle devletin istihdâf [hedef] edeceği gâyeyi ta`yîn edemediler [belirleyemediler]. Girdikleri cidâl-i `azîmde [büyük savaşta] üzerlerine alacakları külfetlerin derecesine göre menâfi`-i `azîme [büyük menfaatları] te'mîn etmeksizin ve `ale'l-husûs [hele] i`âde-yi meşrûtiyetden sonra devlet ve milletin uğradığı sademât-ı dâhilîye ve hâricîye [ansızın gelen iç ve dış belalar] üzerine artık yeni bir `ârıza ile mevcûdiyetini sarsacak şedâ'ide [sıkıntılara] karşı kuvve-yi mukâvemeti [direnme kuvveti] kalmadığını te'emmül etmeksizin [düşünmeksizin] milletin böyle seneler sürecek bir <188Sl> kıtâl-i `umûmîye [umumî savaşa] sevk edilmiş olması bütün memleket ve millet içün pek iz`ânsuz [akılsız] fecâyi`in [faciaların] vukû`una [gerçekleşmesine] sebeb oldu.

Re'îs Paşa hazretleri, bu noktada bir az tevakkuf etmek [durmak] ve pek `umûmî bir ta`bîr ile olmak üzere söylediğim bu fecâyi`in [faciaların] nelerden `ibâret olduğunu -velev muhtasaran olsun [kısaca da olsa]- şerh etmek [açıklamak] îcâb eder [gerekir]. Bu fecâyi`den maksadım harb cebhelerinde düşman kurşunuyla şehîd olan evlâd-ı vatan değildir. Harbe girdikden sonra, esnâ-yı muhârebede elbette telefât [can kaybı] vukû` bulacakdır [olacaktır]. Sebebsiz ve vakitsiz olarak girilen ve hattâ elde mevcûd vesâ'ike [belgelere] nazaran girilmesine hiç bir lüzûm olmayan bu meş'ûm [uğursuz] harbe duhûldan [girdikten] sonra `Osmânlı teba`ası [uyrukları] hakkında icrâ' olunan fecâyi`den [facialardan] bahs etmek isterim. Teba`a-yı `Osmânîyeden bulunan `Arablar hakkında revâ [uygun] görülen mu`âmelât-ı i`tisâfkârâne [sapıkça işler] tüyleri ürperdecek derecede müdhişdir [korkunçtur]. Bahrîye Nâzır-ı esbakı [Eski Bahriye Nâzırı] olub o sırada Dördüncü Ordu Kumandanı bulunan Cemâl Bey `âlîye d(e) teşkîl etdiği [kurduğu] bir Dîvân-ı Harb-i `Örfîde bir takım bî-çâregânı [zavallıları] istinâdât-ı vâhîye [boş dayanaklar] ile katl ve itlâf etdirmişdir [öldürülmüştür]. Dördüncü Ordu Kumandanı, mürettibi [düzenleyicisi] mürettibi bulunduğu sâ'ir cinâyât-ı `azîme [diğer büyük cinayetler] gibi keşke (kâşki) bu bî-çâregânı [zavallıları] da doğrudan doğruya re'y-i hoduyla [kendi oyuyla] katl ve itlâf etdirseydi [öldürseydi]... Bu sûretle yapılan mezâlim, hiç olmazsa, `adâletle istihzâ'yı tazammun etmezdi [alay etmeyi içermezdi]. Hâlbuki mahkeme tarzında bir hey'et-i cânîye teşkîl ederek [oluşturarak] her hangi bir sebeb ve ârzû sevkiyle evvelce verilen bir karâr üzerine bî-günâhları [günahsızları] mahkûm etmek insâniyetin mâbihi'l-kıvâmı [dayanağı] olan tatbîk-i `adâlet [adaletin uygulanması] kazîyesini [davasını] tezyîf etmek [zayıflatmak] demekdir ki artık `ismet-i kânûn ve `adâleti [saf ve temiz olan kanun ve adaleti] bu derece lekelemek bir cem`iyetin en büyük izmihlâlidir [yok olma sebebidir]. `Arabların o târîhden evvel teşkîl etdikleri [kurdukları] bir takım cem`iyetler de ba`z-ı âmâl-i istiklâlkârâne perverde edilmiş [bağımsızlık emellerinin beslemiş] olduğu ser-rişte edilerek [gözönünde tutularak] teşkîl etdiği [kurduğu] Dîvân-ı Harb-i `Örfîden o cem`iyetlerin a`zâsından ba`zılarının i`dâmlarını, karârlarını istihsâl etmişdir [çıkarmıştır]. Bunun bir hakîkat-i kat`îye [kesin gerçek] olduğu farz ve kabûl olunsa bile, ya`nî `Arabların böyle âmâl-i istiklâlkârâne perverde etdikleri [bağımsızlık emellerini besledikleri] bir hakîkat-i mahza [katıksız gerçek] olmak üzere kabûl edilmiş olsa dahi, ricâl-ı `Arabın [Arap devlet adamlarının] Paris'de `akd etdikleri [kararlaştırdıkları] mü'temerden [kongreden] sonra o cem`iyetlerin a`zâ-yı nâfizesinden [iyi niyetli üyelerinden] bulunan `Abdü'l-hamîd Zohrâvî Efendi a`yân a`zâlığına, evvelce Şam meb`ûsu olub sonra Meclis-i Meb`ûsân'ın feshi üzerine ikinci meb`ûsân intihâbâtında [seçimlerinde] meb`ûs olmayan Şükrü El`aslî Efendi mülkîye müfettişliğine, ve `Abdu'l-vahâb İngilizî ve yine ba`zıları da devlet me'mûriyetlerine ta`yîn ve idhâl edilerek [alınarak] hükûmet ile beynlerindeki [aralarındaki] nifâk [bozukluk] hemân zevâl [son] bulmuş bir hâlde olduğu ve `ale'l-husûs [hele] Harb-i `umûmîye dâhil oldukdan sonra `Arablarla mes'ele ihdâs etmekden [ortaya çıkarmaktan] tamâmen tevakki olunarak [sakınarak] onların mu`âvenetlerine [yardımlarına] mürâca`atla kendilerinden istifâde etmek [yararlanmak] derece-yi vücûbda bulunduğu [gereklilik derecesine ulaştığı] hâlde bu hareket-i `âkılâne ve mütebassırânenin [akıllıca ve iyice düşünerek yapılan hareketin] tamâmen `aksi ihtiyâr edilmiş [seçilmiş] ve bütün `Arabların rencîde-yi kulûbuna [kalplerinin kırılmasına] sebebiyet verildikden mâ`adâ [başka] etrâfa hafv [korku] ve dehşet ilkâ olunarak [yayılarak] daha pek çok mezâlim irtikâb olunmuş [işlenmiş] ve ezcümle [özetle-bununla beraber] senelerce oralarda mütemekkin [yerleşmiş] bulunan `Arablar cebren [zorla] mahall-i âhere [başka yerlere] sevk ve bu sûretle bir çok bî-çâregânın [zavallıların] helâkına sebebiyet verilmişdir. Bu fecâyi`in [faciaların] bir kısmının cânlı bir şâhidi olmak üzere `âlîye [yüce] Dîvân-ı Harb-i <189Sa> `örfîsinde rü'yet olunan [görülen] mes'ele-yi siyâsîye hakkında izâhât nâmı altında mûmâ-ileyh [adı geçen] Cemâl Bey tarafından neşr edilmiş [yayınlanmış] olan şu kitâbı Dîvân-ı `âlîyelerine takdîm ediyorum [sunuyorum].

Ermenilere gelince, bu mes'elenin esbâb-ı evvelîye [öncelikli sebepleri] ve safahât-ı mütekaddimesi [geçmiş safhaları] tedkîk olunmadıkca [incelenmedikçe] hakkında bir hükm-i sahîh [gerçek karar] vermek doğru olamaz. Ve binâ'en-`aleyh bir az mâzîye ircâ`-ı nazar etmek [bakmak] ve mes'eleyi o sûretle tedkîk ve tetebbu` etmek [etraflıca incelemek] îcâb eder [gerekir]. İlk temenniyât-i tehdîdkârânesini [tehdit edercesine olan isteklerini] Berlin Kongresinde ...hâr eden Ermeni cemâ`ati Fransa inkılâb-ı kebîrinin [büyük devriminin] tehyîc etdiği [coşturduğu] akvâm-ı [sâ'ir]esine [diğer kavimlerine] evvelâ, fikren ve imlâ'en, bi'l-âhere [daha sonra] dahi fi`ilen iştirâk [işbirliği] eylemişdir.... Mora şibh-i cezîresindeki [yarımadasındaki] `isyân ile ibtidâ' eden [başlayan] ihtilâllerle inkılâblara [Er]meniler uzâkdan seyirci kalmakla iktifâ etmediler [yetinmediler]; her tarafda bi'l-hâssa [özellikle] Venedik’deki Mehitarist mektebi ile şu`âbâtında [şubelerinde] Ermenilere bir fikr-i millî [okunamadı] ediliyor ve bu fikir her vâsıta ile ta`ammüm ve tenmiye olunuyordu [artırılıyor ve yayılıyordu]. Fikr-i âlîyi [yüce fikri] hiçbir vicdân takbîh edemez [çirkin göremez]. Cem`iyetlerin köhne vesâ'it-i müdâfa`asıyla [korunma araçlarıyla] [mill]etleri iskât ve râm etmek [razı edip,boyun eğdirmek] artık kâbil [mümkün] değildir. Fakat Ermeniler istiklâl [a]rkasında koşarken düşünmek istemediler ki Memâlik-i `Osmânîye'nin hiçbir [ye]rinde ekseriyeti [çoğunluğu] teşkîl edemezler [oluşturamazlar] ve her yerde `anâsır-ı İslâmîye nüfûsuna karşı [da]ha za`îf [zayıf], daha dûn [az] bir nüfûsa sâhibdirler. İşte bu mâni`a-yı tabî`îyeyi [doğal engeli] gayr-ı tabî`î [doğal olmayan] bir vâsıta ile izâle [yok] etmek teşebbüsünde [girişiminde] bulundular. İşte bu maksadla Memâlik-i `Osmânîye'nin ba`z-ı taraflarında, ötesinde berisinde iğtişâşlar [karışıklıklar] îkâ` ederek [çıkararak] [A]vrupanın müdâhalesini da`vet ve bu sûretle maksad-ı millîye te'mîn-i müzâheret eylemek [ortaya çıkmasını sağlamak] programlarının esâs ve rûhu oldu. Hâkân-ı esbak [eski hakan] hazretlerinin zamân-ı saltanatlarında Bâb-ı `Âlî'yi ve Galata'daki Bank-ı `Osmânî'yi basan, pâyitaht [İstanbul] sokaklarından Van vilâyetinin en kuytu [tenha], en izbe yerlerine kadar kanlı ihtilâller çıkaran, selâmlık resm-i `âlîsinde [yüce töreninde] pâdişâha icra edilmek [yapılmak] istenilen sû'-i kasd ile bir çok bî-günâhın [günahsızın] kanına giren Ermeniler hakkı ve muhâlâtı [olmayacak] cinâyetlerle pâ-mâl [ayaklar altına almak] ve ref` etmek [kaldırmak] sûretiyle ta`kîb-i maksad etmek [maksatlarının izlemek] fikrinde bulunduklarını fi`ilen gösterdiler. Hâkân-ı esbak [eski hakan] hazretlerinin zamân-ı saltanatlarını en ziyâde Ermeni mesâ'iliyle [meseleleriyle] şâ'ibedâr [şüpheli] göstermek isteyenlerin ve bu husûsda [konuda] milletimizi lekelemek haksızlığında bulunanların zehâbını [yanlış düşüncelerini] tashîh [düzeltmek] içün bu mes'elenin meşîme-yi tahaddüsünden [ilk ortaya çıktığı anda] zamânımıza kadar olan safahât ve eşkâlini tedkîk ve irâ'e etmek [safhalarını incelemek ve şeklini belirlemek] îcâb eder.

Meşrûtiyetin dokuzuncu ayında ser-zede-yi zuhûr [baş göstermiş] olan Adana hâdisesi de Ermenilerin teheyyücât-ı ifrâtkârânelerinden [aşırıya kaçan coşkularından] neş'et etmiş [kaynaklanmış] bir vak`a-yı fecî`adır [korkunç olaydır].

Harb-i `Umûmînin tahaddüsü [ortaya çıkması] üzerine maktûl [katledilmiş] olduğu henüz mechûl olan [bilinmeyen] Rusya Çarı’nın da`vet ve teşvîkine kapılan Ermeniler evvelen çete hâlinde Van ve Bitlis vilâyetlerinde iğtişâş [karışıklık] hâzırlıklarına başlamışlardır. Hükûmet-i `Osmânîye'nin harbe duhûlünden [girmesinden] sonra hükûmeti dâhilen [içeriden] îkâ` olunacak [yapılacak] iğtişâşât [karışıklıklar] ile işgâl ve harekât-ı `askerîyeyi teşvîş [karıştırmak] maksadıyla Çarlığın resmî beyânnâmeleriyle hükûmet-i metbû`aları [bağlı oldukları hükümet] `aleyhine `isyâna teşvîk olunan Ermenilerden bir kısm-ı mühimmi [önemli bölümü] silâhlarıyla firâr ederek Rus ordusuna iltihâk <189Sl> etdikleri [katıldıkları] gibi dâhilde kalanlar da zamânında alınan fotoğrafilerle tesbît olunduğu [belirlendiği] vechile [üzere] evvelce ihzâr etmiş [hazırlamış] bulundukları esliha-yı nâriye [ateşli silahlar] ve mevâdd-ı infilâkîyenin [patlayıcı maddelerin] isti`mâli [kullanılması] sırası gelmiş kanâ`atiyle yer yer ihtilâl emârelerini göstermeğe ve ahâlî-yi İslâmîyeyi i`tisâfkârâne [yoldan çıkmışlara yakışır] bir sûretde heder ve itlâfa [öldürmeye] başlamışlardır. Bi'l-âhare [daha sonra] muntazam [düzenli] kuvvetler ve fırkalar teşkîl ederek [kurarak] Ordu-yu Hümâyûnu arkadan tehdîd etdikleri gibi Basdırmacıyan, Vahan Papasyan, Arşak, Nazret ve emsâli [benzeri] ihtilâlcilerin çeteleri hem `askerimizle muhârebe ve hem de Van, Bitlis ve Erzurum vilâyetlerinde kadın, çocuk, ihtiyâr bilâ-istisnâ' [ayırmaksızın- istisnasız] yüz binlerce nüfûs-ı İslâmîyeyi bilâ-rahm ve insâf [acıkmaksızın ve insafsızca] katl-i `âmm etmişlerdir. Ve Ermeni komitelerinin Ermeni milletine gönderdikleri ta`mîmnâmelerde [genelgelerde] artık bir Ermenistan'ın teşekkülü [kurulması] ân-ı mes`ûdîyenin [mutluluk zamanının] hulûl etdiği [gelip çattığı] zikr olunarak cümlesi [hepsi] fedâkârlığa da`vet olunmuşlardır. Bunlara `â'id vesâ'ik-i resmîye [resmî belgeler] ki - içlerinde bî-taraf [tarafsız] ve hâ'iz-i vüsûk [güvenilir] bir çok ecânibin [yabancıların] raporları da mevcûddur - Bâb-ı `Âlî'nin ve Harbîye Nezâreti'nin hazâ'in-i evrâkında [evrak hazinesinde] mevcûd olduğu gibi bu fecâyi`i [faciaları] gösterir sinema filmleri de ahz olunmuşdur [alınmıştır]. İşte bu vechile [şekilde] Ordu-yu Hümâyûnun arkadan tehdîdi üzerine ordu kumandanlarına cebhe arkasındaki ahâlînin münferiden [tek tek] veyâ müctemi`an [toplu olarak] içeri taraflara teb`îdine [sürülmesine] salâhiyet [yetki] veren Tehcîr Kânûnu'nun tanzîmine [düzenlenmesine] mecbûriyet hâsıl olmuşdur [ortaya çıkmuıştır]. Bu kânûnun esnâ-yı tatbîkinde [uygulanması sırasında] Ermenilerin daha evvel İslâmlar hakkındaki ta`addiyâtına [saldırılarına] ve `ale'l-husûs [hele] `Osmânlı ülkesini parçalamak ârzûsu gibi bu günki mevcûdiyet-i millîyeleri, `asırlardan beri mazhar [kaynağı] oldukları müsâ`adâtın [yardımların] en bâriz şeklini göstermekde iken hilâf-ı sadâkat [bağlılığın aksine] devletin en buhrânlı zamânında mevcûdiyetine kasd etmelerinden mütehassıl [meydana gelen] te'essür [üzücü etki] ile mezkûr [zikredilmiş olan] Tehcîr Kânûnu'nun sûret-i tatbîki [uygulama şekli] sû'-i isti`mâl edilerek `âdetâ hükûmet-i `Osmânîyeyi kendi teba`asından intikâm alır gibi bir vaz`iyetde göstererek medenî bir devlete yakışmayacak ve ancak ferdlerin ve hattâ basît fikirli adamların göstereceği za`f [zayıflık] ile hasımâne [düşmanca] mu`âmeleler [işlemler] icrâ'sını [yürütülmesini] tasvîb [onaylama] siyâsetine tevessül kılınmışdır [sarılmıştır]. Hâl bu ki hükûmetlerin teba`asına karşu her dürlü hissiyât-ı intikâm-perverâneden [intikamı besleyenlere yakışır hislerden] mütecerrid [soyutlanmış] olarak tedâbîr icrâ'sı [önlemler almak] iktizâ-yı hikmet ve siyâset [siyasetin gereği] iken bunların ferdî hissiyâta [hislere] kapıları nüfûz-u resmîlerini [resmî makamlarının itibarı], şahsî mefkûreleri [şahsî idealleri] uğrunda isti`mâl [kullanmak] ile cebhe-yi harbe ba`îd [uzak] olan vilâyetlerde dahi tehcîre kıyâm [kalkışarak] ve bu sırada bir takım fecâyi` [facialar] ve mezâlim îkâ` edilmiş [yapılmış] olması işte bugün ma`a'l-esef [ne yazık ki] hükûmet-i `Osmânîyeyi `âlem-i medeniyete karşı muhtâc-ı müdâfa`a bir mevki`e düşürmüşdür. İttihâd ve Terakkî'nin bidâyet-i meşrûtiyetde [meşrutiyetin başlangıcında] dâhilî ve hâricî o kadar müsâ`id bir muhîte [çevreye] rağmen memleketi bir şeh-râh-ı refâh ve sa`âdete [mutluluğun ve rahatlığın yoluna] sevk edeceğine tamâmen ma`kûs [uğursuz] bir uçuruma sürüklemesi ve ilk fırsatın fevti [kaçırılması] üzerine mütenebbih [uyanık] olması lâzım gelirken her hareket-i câhilânelerinin [cahile yakışır hareketlerinin] cezâ'sız kaldığını gören bu zevât [kişiler] târîh-i milelde [milletlerin tarihinde] bir misli daha görülmemiş ve binlerce `asırlar bir daha elde edilmesi gayr-ı kâbil [imkansız] bulunmuş olan Harb-i `umûmî fırsatını kaçırmışlardır. Avrupada zuhûrunu [ortaya çıkmasını] şübhesiz târîh-i medeniyetin la`netlerle yâd edeceği bu `umûmî bâdirenin [felaketin] zuhûr ve tahakkukundan [ortaya çıkması ve anlaşılmasından] sonra hükûmet-i `Osmânîye müstakîm [doğru] ve menâfi`-i mülk ve millete [milletin ve vatanın menfaatlarına] muvâfık [uygun] bir meslek [yol] ihtiyâr etseydi [seçilseydi] bugün memleketi <190Sa>



Copyright © 2011-2018 Taner Akçam: www.armenocide.net A Documentation of the Armenian Genocide in World War I. All rights reserved