1919-06-03-TR-002
Türk :: tr
Home: www.armenocide.net
Link: http://www.armenocide.net/armenocide/armgende.nsf/$$AllDocs/1919-06-03-TR-002
Source: TR/Takvîm-i Vekâyi /
Edition: Dîvan-ı Harb-i Örfi Zabıtları
Source First Published: 06/12/1919
Last updated: 03/23/2012


Savaş Dönemi Hükümet Üyeleri Davası: İkinci Oturum

3573.doc (in 1919-06-09-TR-001 ist ebenfalls 3573.doc eingegeben )



1

8 Mart Sene 335 Târîhinde İrâde-i Senîye-i Hazret-i Pâdişâhîye İktirân Eden Karârnâme ile Müteşekkil


DÎVÂN-I HARB-İ `ÖRFÎ

Muhâkemâtı Zabıt Cerîdesi

Re'îs: Ferîk Mustafâ Nâzım Paşa

A`zâ: Mîrlivâ' Zekî Paşa, Mîrlivâ' Mustafâ Paşa, Mîralay Receb Ferdî Bey,

A`zâ Mülâzımı Mîrlivâ' Emîn Paşa

Müdde`î-i `Umûmî [savcı]: Mu`âvinlerden Ferîdûn Bey

İKİNCİ MUHAKEME

Salı: 3 Hazîrân 1335

Vicâhen [yüzüne karşı] Muhâkemesi İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: esbak [eski] Şeyhü'l-islâm Mûsâ Kâzım Efendi, esbak Posta ve Telgraf ve Telefon Nâzırı Hüseyin Haşim Bey, esbak [eski]A`yân Re'îsi Rif`at Bey

Gıyâben [kendileri olmaksızın] Muhâkemesi İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: esbak [eski] Sadr-ı a`zam Tala`at Paşa, esbak Harbîye Nâzırı Enver Efendi, esbak Bahrîye Nâzırı Cemâl Efendi, esbak Ma`ârif Nâzırı Doktor Nâzım Bey

Birinci Celse

Dakîka Sâ`at

30 2

Müddeî-i `Umûmî [savcı] Mu`âvini Ferîdûn Bey - Geçen celse-i muhâkemede teşrîh(-i) da`vâ [dava konusunun etraflıca açıklanması] esnâsında zikr etdiğim bir fıkrayı gazeteciler eğer rivâyât-ı târîhîye [tarihî rivayetler] sahîh [gerçek] ise sûretinde neşr etmişler. Hâlbuki bizim matlûbumuz [taleb ettiğimiz] böyle bizim rivâyât-ı târîhîye sahîh ise demek değil idi; sahîh [gerçek] olan rivâyât-ı târîhîye [tarihî rivayetler] demişdik; bu sûretle tashîh olunsun [düzeltilsin].

Re'îs- Ba`demâ [bundan sonra] bu sûretle tashîhâta mahal kalmamak [gerek kalmaması] içün ifâde-i `alîyelerinizi serd etdiğiniz [söylediğiniz] vakit dikkat buyurunuz.

Da`vâ Vekîli Ali Haydar Bey- Müsâ`ade buyurulur mu Paşa hazretleri? Mûsâ Kâzım Efendi hazretleri ile Hâşim Bey efendi nâmına vazîfe hakkında ba`z-ı mütâla`âtda bulunacağım [düşüncelerimi anlatacağım].

Re'îs- Vazîfe mes'elesi hakkında der-miyân edilen [ileri sürülen] husûsâtı [konuları] biliyoruz.

Da`vâ Vekîli `Alî Haydar Bey- Bu, büsbütün ayrı Paşa hazretleri. <141Sl> Çünki bu def`aki cürm [suç] taklîb-i idâre cürmüdür [idarenin şeklini değiştirme suçudur]. Evvelki büsbütün başka idi. Müsâ`ade buyurunuz, kendileri de bütün milletin ve hey'et-i muhteremelerinin hürmetini kazanmış, bir zât-ı muhteremdir. Onun içün istirhâm ederim, dinleyiniz. Mahkeme-yi `alîyeleri yine karârını vermekde tamâmen müstakildir [bağımsızdır]. Gerek karâr nâmede gerek geçen celsede müvekkillerim Mûsâ Kâzım Efendi hazretlerine ve Hâşim Bey efendiye tevcîh edilen [yöneltilen] su'âllerden anlaşıldığına göre müvekkillerimin mahkeme-i `alîyeleri huzûrunda mahkemelerini îcâb eden nokta sırf İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti Merkez-i `Umûmîsi a`zâsından [üyesinden] bulunmaları değil, belki vükelâlık [bakanlık] sıfatının inzimâm etmesi [katılması] hasebiyle [gereğince] Meclis-i `Umûmî'nin a`zâ-yı tabî`îyesinden [doğal üyesinden] bulunmaları mes'elesinden `ibâretdir. Eğer müvekkillerim vükelâ-yı devletden [devletin bakanlarından] olmaları dolayısıyla a`zâ-yı tabî`îye-yi Meclis-i `Umûmîden [Meclis-i Umûmî‘nin doğal üyelerinden] olmasalardı, bendeniz emînim ki mahkeme-yi `alîyeleri onları isticvâb etmeyecekdi [sorgulamayacaktı]. Çünki Meclis-i `Umûmî'nin vükelâ-yı devletden mâ`adâ [başka] meb`ûsândan ve diğer zevâtdan [kişilerden] mürekkeb [oluşmuş] bir <142Sa> takım a`zâ-yı müntehibası [seçilmiş üyesi] da vardı; onlar hakkında şimdiye kadar hiç bir vechile [şekilde] tahkîkât icrâ' edilmemişdir [yürütülmemiştir]. Yalnız müvekkillerim Mûsâ Kâzım Efendi hazretleriyle Hâşim Bey efendi hazretleri Mâlîye Nâzır-ı esbakı [eski bakanı] Rif`at Beyefendi hazretleri ve Mustafâ Şeref Beyefendi ile diğer vükelâlıkda [bakanlıkta] bulunmuş olan zâtlar hakkında tahkîkât icrâ' edilmişdir ve o zamânlarda az veyâ çok müddet vükelâlıkda bulunmuş olan zevât [kişiler] hakkında hey'et-i tahkîkîyenin [araştırma kurulunun] el'ân [şu anda] tahkîkât icrâ' etmesi şu `arz etdiğim noktayı isbâta kâfîdir [yeterlidir].

Şimdi, Re'îs Paşa hazretleri, Meclis-i `Umûmî'nin kavânîn ve nizâmât-ı devlete [devlet kanunları ve tüzüklerine] tamâmen münâfî [aykırı] ve oraya a`zâ olmak kezâlik [keza] tamâmiyle ahkâm-ı nizâmîye-yi esâsîyeye [anayasa ve hükümlerine] mugâyir [aykırı] ve binâ'en-`aleyh bu tarz-ı idârenin kuvâ-yı sülse-yi hükûmetin [hükümetin/devletin üç kuvveti] yanı başında dördüncü bir kuvve-yi hafîye [gizli kuvvet] olduğu kabûl edilse bile bundan hâsıl olacak [doğacak] netîce ikiden hâlî [başka] olamaz: Müvekkillerim Mûsâ Kâzım Efendi hazretleriyle Hâşim Beyefendi hazretleri ya bunu böyle bilmeyorlardı, kendi kanâ`atleri ve ictihâdları [şahsî görüşleri]: Mâdâm ki Meclis-i `Umûmî'nin nizâmnâmesi hükûmet tarafından tasdîk edilmişdir [onaylamıştır]. Şekl-i ma'kûldedir [mantıklıdır], binâ'en-`aleyh buraya a`zâ [üye] olmak tamâmiyle kânûnî bir mes'eledir. Böyle bir hey'etde bulunmak, oraya devâm etmek, kat`îyen bir cürm teşkîl edemez [suç oluşturamaz], onların karârı bizim içün makbûldür [kabul edilebilirdir] sûretinde idi ve böyle olduğu takdîrde Meclis-i `Umûmî tamâmiyle bir meclis-i istişâre [danışma meclisi] mâhiyetinde [niteliğinde] kalır, meclis-i istişâre mâhiyetinde kalmak dolayısıyla kendilerinin vükelâlık [bakanlık] sıfatını kendi makâm-ı nezâretlerinde îfâ' etmiş [bakanlıklarında yapmış] olmaları sırf kendi kanâ`at-i şahsîyeleri netîcesi olmak lâzım gelir; çünki onun kendilerine, telakkîleri [şahsî görüşleri] i`tibâriyle, hiç bir sûretle, bir te'sîri yokdur. Böyle ise, ya`nî bu tarz kabûl olunduğu takdîrde vükelânın [bakanların] kendi kanâ`atleri, kendi ictihâdları [şahsî görüşleri] dâhilinde olan fi`illerinden dolayı eğer muhâkemesi îcâb ediyorsa, Dîvân-ı `Âlî'ye [yüce divana] gider. Eğer böyle değil de vükelâ-yı fihâm hazerâtı [güç sahibi olan bakanlar] bu tarzın tamâmiyle Kânûn-ı Esâsî'ye ve hükûmetimizin teşkîlâtına mugâyir [aykırı] olduğunu bilüb, oraya devâm etmenin gayr-ı kânûnî [kanunsuz] olduğunu tasdîk ediyor [onaylıyor] ve verilen karârların da ahkâm-ı esâsîye-yi nizâmîyeye [anayasa ve hükümelerine] muvâfık [uygun] olmadığını takdîr ediyor [değerlendiriyor] ve fakat li-sebeb [bir sebepten dolayı] mine'l-esbâb [sebeplerden dolayı] susuyorlar veyâ susduruluyorlar veyâhûd bir kuvve-yi mücbirenin [zorlayan-zorba kuvvetin] taht-ı te'sîrinde [etkisi altında] - ki şu cereyân eden muhâkemâtdan ona kuvve-yi hafîye [gizli kuvvet] demek lâzım gelir - bir kuvve-yi hafîyenin taht-ı te'sîrinde o karârları ittihâz ediyorlar [alıyorlar] idiyse haklarında bir şekil vardır. Bu şekil de: Kendileri nüfûz ve vazîfe-yi me'mûrelerini [itibarlarını ve görevlerini] sû-i isti`mâl etmiş olmakdır. Me'mûrîn-i devletin [devlet memurlarının] nüfûz ve me'mûriyet-i devletlerini [itibar ve makamlarını] sû'-i isti`mâl etmeleri neye tâbi` ise vükelâ-yı fihâm hazerâtının [güç sahibi olan bakanların] da vazîfelerini sû'-i isti`mâl etmeleri ve sû'-i tefsîr etmeleri de [kötüye yormaları da] tamâmiyle Dîvân-ı `Âlî'ye [yüce divana] `â'iddir. Rü'yeti [bakılması] anın [onun] cümle-yi vezâ'ifindendir [vazifelerindedir]. Paşa hazretleri mes'eleyi başka nokta-yı nazardan [görüş açısından] muhâkeme etsek, Meclis-i `Umûmî `arz etdiğim gibi sırf bir meclis-i istişârîdir [danışma meclisidir], bunun topu, tüfengi, me'mûrları, polis ve sâ'iresi yok; bir kuvve-yi icrâ'îyesi [yürütme kuvveti] yok. Meclis-i `Umûmî, olsa olsa, kendisinin kuvve-yi icrâ'îyeliği olmadığından dolayı ve vükelâ-yı devlet [devletin bakanları] en büyük devlet mümessilleri olduğu içün, onlarla istişâre ediyor [danışıyorlar] ve diyor ki: Şunları yapınız; vükelâ-yı devlet yâhûd <142Sl> Meclis-i Vükelâda [bakanlar kurulunda] bunu îfâ ediyorlar [yerine getiriyor], bu sûretle telakkî [kabul] edilmek lâzım gelirse şu hâlde vükelâ-yı fihâm hazerâtı [güç sahibi olan bakanlar] kendi nüfûz ve kudretlerini, kendi kuvve-yi icrâ'îye [yürütme kuvvetini] sıfatlarını Meclis-i `Umûmî-yi Cem`iyete nakl ediyorlar, ciro ediyorlar. Kendi vazîfelerini vekâletde [bakanlıkta] değil, makâm-ı nezâretde değil; telakkî [anlayış] mûcibince [gereğince] gayr-ı meşrû` [kanunsuz] olan bir cem`iyete nakl ile sû'-i isti`mâl etmiş oluyorlar ki işbu mes'elenin tedkîki her vechile [şekilde] Dîvân-ı `Âlî'ye [yüce divana] `â'iddir. Kânûn-ı Esâsî'nin otuz üçüncü mâddesine nazaran [bakarak] vükelâ-yı devletin [devletin bakanları] sırf zâtlarına `â'id olmayan mesâ'ilden [meselelerden] dolayı muhâkemeleri Dîvân-ı `Âlî'ye `â'iddir. Makâm-ı iddi`ânın dermiyân etmiş [ileri sürmüş] olduğu iddi`âya ve mahkeme-yi celîlelerinin [yüce mahkemenin] anlayabildiğim tarz-ı telakkîsine [anlayışına] göre şu mes'ele kat`îyen zât ile `alâkadâr bir mes'ele değil, eğer müvekkillerim vükelâ-yı devletden [devletin bakanlarından] olmasalardı kat'îyen buraya gelmeyeceklerdi. Kendilerinin vükelâ-yı devletden olmaları a`zâ-yı tabî`îyeden [doğal üyesinden] olmalarını îcâb etmişdir [gerektirmiştir]. A`zâ-yı tabî`îyeden olmaları ise buraya gelmelerini îcâb etdirmişdir. Binâ'en-`aleyh vükelâ-yı devletden ve a`zâ-yı tabî`îyeden olmasalardı kat`îyen buraya gelmeyeceklerdi. Şu hâlde onların muhâkemelerini îcâb etdiren hâl ve sıfat vükelâlık [bakanlık] sıfatıdır. Gerek o vükelâlık sıfatının inzimâmıyla [katılmasıyla] ve gerek ondan sonra husûle gelecek vaz`iyetleri Kânûn-ı Esâsî'nin mâdde-yi mahsûsasının [özel maddesinin] ahkâmına [hükümlerine] tâbi`dir [uygundur]. Bunu başka sûretle telakkîye [kabule] imkân-ı kânûnî ve imkân-ı hukûkî yokdur. Kânûn-ı Esâsî'nin doksan ikinci mâddesinin fıkra-yı ahîresinde [son fıkrasında] gerek zât-ı şâhânenin [padişahın] hukûku `aleyhinde ve gerek devleti muhâtaraya [tehlikeye] ilkâ' edecek [düşürecek] cerâ'ime [suçlara] tasaddî edenlerin [girişenlerin] mücâzâtı [cezalandırılması] Dîvân-ı `Âlî'de [yüce divanda] görülür, deniliyor. Bir kerre kuvâ-yı sülse-yi hükûmetin [hükümetin/devletin üç kuvveti] yanı başına ahkâm-ı esâsîye-yi siyâsîye [siyasetin hükümleri] ile kâbil-i te'lîf [bağdaşır] olmayacak sûretde dördüncü bir kuvvet, bir kuvve-yi hafîye [gizli kuvvet] koymak ve bunu büsbütün başka ve hafî [gizli] sûretde idâre etmek, şübhesiz bütün kuvâ-yı sülsenin [üç kuvvetin] ve bütün memleketimizin nâzım-ı `azîmi [en büyük kanun koyucusu] olan pâdişâhımızın hukûkuna tamâmen tecâvüz oluyor [çiğneniyor]. Bundan mâ`adâ [başka] taklîb-i hükûmet [hükümet şekli] büyük büyük muhâtaraları [tehlikeleri], dâhilî ve hâricî muhâtarayı îcâb etdiren bir cinâyetdir [suçtur]. Mâdem ki işbu mâddenin sarâhati [açıklaması] şu cerâ'imi [suçları] Dîvân-ı `Âlî'nin [yüce divanın] dâhil-i dâ'ire-yi salâhiyetine [yetkisine] nakl ediyor, şu hâlde bu cürm [suç] tamâmiyle Kânûn-ı Cezâ'nın 55nci mâddesinin fıkra-yı ahîresinde [son fırkası] münderic [içinde] olan cürmdür [suçtur]. Devlet ve milleti muhâtaraya [tehlikeye] ilkâ' edebilecek [düşürebilecek] bir cürmdür; şu hâlde Dîvân-ı `Âlî'ye [yüce divana] `â'iddir. Eğer bu sarâhat [ibare] şu yolda cârîdir [yürürlüğe konulursa]; bu, efrâd [fertler] hakkında cârî [yürürlükte] değildir; vükelâ-yı devlet [devletin bakanları] hakkında cârîdir veyâhûd şu ve şu mes'elede şu kadar cârîdir veyâ değildir; diye mahkeme-yi `alîyelerince bir telakkîde [görüşte], bir tefsîrde [yorumda] bulunmak îcâb etse [gerekse] o zamân tefsîri sırf Dîvân-ı `Âlî'ye [yüce divana] `â'id olan bir mâddenin tefsîrine [yorumuna] kendilerini salâhiyetdâr [yetkili] görmüş olur ki bunu, Kânûn-ı Esâsî'nin diğer sarâhatlerine [ibarelerine] nazaran bendeniz kabûl etmek istemem.

Dördüncü mâdde Re'îs Paşa hazretleri `afv-ı `umûmînin [genel affın] i`lânıdır. Ma`lûm-ı `âlîleri [bilginiz] olduğu üzere cülûs-u hümâyûnu müte`âkib [padişahın tahta çıkmasının ardından] 23 Kânûn-ı Evvel 334 târîhinde cerâ'im-i siyâsîye [siyasî suçlar] `afv olunmuşdur. İşbu karârnâmenin birinci mâddesinin son fıkrasında ne gibi cerâ'imin `afv-ı `umûmîden istisnâ' edildikleri kat`îyen îzâh edilmişdir. Bunlar da üçdür. Birincisi ba`z-ı `anâsırın [unsurların] tehcîrinden dolayı <143Sa> kânûnen mes'ûl [sorumlu] olmaları îcâb edenler. Müvekkillerim bundan dolayı kat`îyen huzûr-u `âlîlerine gelmiş değildir. Diğer vükelâ-yı fihâm hazerâtı [güç sahibi olan bakanlar] bu mes'eleden dolayı da isticvâb edilmişlerdir [sorgulanmışlardır]. İkincisi; makâsid-i siyâsîyeye [siyasî arzulara] binâ'en [dayanarak] `anâsırdan [unsurlardan] bir kısmının diğeri `aleyhindeki cerâ'iminden [suçlarından] nâşi [dolayı] mahkûm ve ef'âl-i mezkûreye [zikredilmiş olan fiillere] iştirâk etmiş [katılmış] olanlardır. Müvekkillerimin kezâlik [keza] bu mes'ele ile de alâkaları mevzû`-u bahs olamaz. Üçüncüsü; düşman ordusuna iltihâk [katılan] veyâ düşmana mu`âvenet [yardım] edenler. Bunlar, `afv-ı `umûmîden [genel aftan] istisnâ' edilmişdir. Bunlardan mâ`adâ [başka] bi'l-cümle [bütün] cerâ'im-i siyâsîye eshâbı [siyasî suçlular] `afv-ı `umûmîye dâhildir. Bunu şu `arz etdiğim fıkranın sarâhati [açıklaması] isbâta kâfî [yeterli] olduğu gibi vak`a esnâsındaki ahvâl-i siyâsîye-yi ma`lûme [bilinen siyasi durumlar] dahi işbu kânûnun müvekkillerime de şâmil olduğunu [kapsadığını] isbâta kâfîdir. Çünki işbu kânûnu mevki`-i icrâ'ya, mevki`-i tedvîne vaz` edeceği [yürürlüğe konacağı] zamân hükûmet-i hâzıramız [şu anki hükümetimiz] ve onun siyâsetini ta`kîb eden bir hükûmet mevki`-i iktidârda bulunuyordu. O zamân Mahmûd Şevket Paşa hazretlerinin hâdise-yi katlinde [öldürülmesi olayında] nefy [sürgün] edilen, mahkûm edilenlerle sâ'irenin böyle ecnebî memleketde kalması ve kânûnen mahkûm sıfatıyla memleketimize ayak basamamaları kat`îyen tecvîz edilmedi [uygun görülmedi]. Bunları hükûmet bir karârnâme-yi mahsûs ile `afv etmek istedi. Bu `Afv-ı `Umûmî Karârnâmesi'nin birinci mâddesiyle kimleri `afv etdiğini tamâmiyle gösterdi; fakat hükûmetimiz o zamân düşündü. Memleketin böyle bir hâle gelmesinde dört senelik harbin ve o harb esnâsında îkâ' edilen [işlenen] bir takım cerâ'imin [suçların] büyük bir dahl ve te'sîri olduğunu derk etdi [anlaşıldı]. Düşündü ve o telakkî [görüş] ile ihtimâl bu kânûn başka dürlü tefsîr olunur [yorumlanır] da tehcîr ve taktîlden [katliam] dolayı muhâkemeleri lâzım gelenler de `afva uğrarlar; diye bu ikinci mâddeyi de tasrîh etdi [açıkladı]. Şu birinci mâddenin birinci fıkrasıyla ikinci fıkrasında eğer hükûmetimizce, o zamân, bu cürmlerden [suçlardan] mâ`adâ [başka] cürmlerin muhâkeme edilemeyeceği mevzû`-u bahs olsa idi, düşünülse idi başka dürlü bir ifâde kullanırlardı. Veyâhûd da derlerdi ki: Hayır, harb esnâsında her ne ki işlenilmiş olursa olsun, bu cürmlerin hepsi cerâ'im-i siyâsîye [siyasî suçlar] değildir, `afva lâyık değildir Madem ki bunu demediler, o hâlde vâzı`-ı kânûnun [kanunu koyucunun] maksadı bu iki noktaya münhasırdır [dayanmaktadır]. Bu cürm ise bir cürm-ü siyâsîdir [siyasî suçtur], ki taklîb-i hükûmetdir [hükümet şeklini değiştirmektir]. Binâ'en-`aleyh Dîvân-ı `Âlîye [yüce divana] gider, bu cürm, bütün dünyâda bir cürm-ü siyâsî `add [kabul] olunmuşdur, onda dâhildir. Hâl-i firârda [firarî] bulunan veyâhûd düvel-i mü'telife mümessilleri [itilaf devletleri] tarafından götürülen zevât [kişiler] hakkındaki iddi`âlar da, kendilerinin taktîl [katliam] ve tehcîr cürmüyle de `alâkadâr oldukları iddi`â ediliyordu. Bu `afv-ı `umûmî [genel af] i`lânının, karârnâmesinin onlara şümûlü var mı [kapsıyor mu], yok mu? Bunun bendenize ta`alluku [ilgisi] olmadığı, o mes'eleyi bendenize `â'id bir müdâfa`a görmediğim içün mevzû`-u bahs etmeyeceğim, fakat müvekkillerim taklîb-i hükûmet [hükümetin şeklini değiştirmek] cürmünden [suçundan] geliyorlar; eğer mahkeme-yi âlîyeleri [yüce mahkeme] başka bir lüzûm görmüyorsa bu cürüm şu nokta-yı nazardan [görüş açısından], `Afv-ı `Umûmî Karârnâmesiyle `afv edilmiş olduğundan dolayı mahkeme-yi celîlelerince de `afv edilmek lâzım gelir. Bir nokta-yı mühimmeyi [önemli noktayı] nazar-ı dikkatlerini celb etmek [dikkatlerini çekmek] isteyorum: `Afv-ı `umûmî [genel af] cürmü cülûs-u hümâyûn-ı pâdişâhî [padişahın tahta çıkma] târîhi olan 3 Temmuz 334 târîhine kadar olan cerâ'imi [suçları] `afv <143Sl> etmişdir. Müvekkillerimden Mûsâ Kâzım Efendi hazretlerinin Meşîhat makâmını [şeyhülislam makamını] işgâlleri bu `Afv-ı `Umûmî Karârnâmesi'nin i`lânından sonradır; kezâlik [keza] müvekkilim Hâşim Bey efendi yine bu `Afv-ı `Umûmî Karârnâmesi'nden sonra bir az makâm-ı nezâretde [bakanlık makamında] bulunmuşlardır. Ondan sonra Meclis-i `Umûmîye, Meclis-i İdâreye devâm etdiler mi, etmediler mi; mes'elesini bendeniz mevzû`-u bahs etmek istemeyorum ve diyorum ki esâsen bu `Afv-ı `Umûmî Karârnâmesi'nin tatbîkinden [uygulanmasından] sonra müvekkillerim Meclis-i `Umûmî'nin mevcûdiyetini velev ki [bile bile] kitâb üzerinde olsun kabûl etmişlerdi, binâ'en-`aleyh cerâ'im [suçlar] tamâmiyle tekerrür ve temâdî etmişdir [tekrarlanmış ve devam etmiştir]. Cerâ'im-i mütemâdîye [devam eden suçlar] ise; cerâ'imin temâdîsi [suçun devam etmesi] ise en son cürmün [suçun] hitâm [son] bulduğu dakîkada biter, o hâlde bunların cürmleri Teşrîn-i evvel 334 târîhinde başlar. Binâ'en-`aleyh haklarında da, tamâmiyle mücrim [suçlu] `add [kabul] olunarak, `Afv-ı `Umûmî Karârnâmesi ahkâmı [hükümlerini] tatbîk olunmak [uygulamak] lâzım gelir. Bu, pek mühim bir noktadır. Yalnız, ziyâde ehemmiyetine [önemine] mebnî [dayanarak] `aynen yazdığım bir kâğıdı ifâde esnâsında belki iyi söyleyememekden korkarak `aynen okuyacağım: (okur)

Üç yüz milyon Müslümânın halîfesi ve `Osmânlı saltanatının hâkimi bulunan `azm-perver efendimiz hazretlerinin cülûs-u hümâyûnlarıyla [tahta çıkışlarıyla] bütün umûr ve mu`âmelâtın [işler ve işlemlerin] şekl-i tabî`îyesine [doğal şekline] rücû` etdiğine [döndüğüne] ve makâm-ı mu`allâ-yı saltanatın [yüce saltanat makamının] şer`-i mübîn [iyiyi kötüyü ayıran şerîat/İslam Dini] ve Kânûn-ı Esâsî dâ'iresindeki hukûkuna tamâmiyle sâhib bulunarak veli-ahd-ı saltanat hazretleriyle erkân-ı hükûmet-i hâzırasının [şu anki hükümetin ilerigelenlerinin] ecnebî ve yerli matbû`âtındaki [basındaki] mülâkatlarında [söyleşilerinde] söyledikleri vechile [şekliyle] artık mugâyir-i kânûn [kanunsuz] hafî [gizli] küçük büyük teşkîlâtın mahv ve mün`adim bulunduğuna [yok olduğuna] ve teşkîlât-ı hafîye [gizli teşkilat] cürmünün [suçunun] cülûs-u hümâyûn-ı cenâb-ı pâdişâhî [padişahın tahta çıkış] târîhinde tamâmen kesilmiş idüğine imân ve itikâd etmeyen [inanmayan] hiç bir Osmanlı hâkim ve ferd tasavvur edemem [düşünemem]. Hiç bir kimsenin hâtır ve hayâlinden bile geçirmediği `aks-i hâli kabûl bütün esâsât-ı saltanatın [saltanatın eseslarının] zîr u zeber [altüst] olduğu ve ser-tâc-ı ibtihâc-ı Müslimîn ve Osmâniyân bulunan [Osmanlıların ve Müslümanların baş tacı, gönlünde olan, sevinç kaynağı olan] pâdişâhımız efendimiz hazretlerinin cülûslarından [tahta çıktıktan] sonra dahi nüfûz ve salâhiyet-i mukaddese-yi aslîyelerine [itibar ve asıl kutsal yetkilere] sâhib bulunmadığını kabûl etmek demek olur ki nâm-ı nâmı şehriyârilerine [padişahlara] izâfetle [ilişkin olarak] icrâ'-yı `adâletle [adaleti sağlamakla] me'mûr [görevli] olan hey'et-i muhteremelerinin böyle bir ihtimâli bütün kuvvetiyle red buyuracağından bir an bile şübhe etmek istemem. Tafsilât-ı ma`rûza [arzedilmiş olan ayrıntılar] müvekkillerim Mûsâ Kâzım Efendi hazretleriyle Hâşim Bey efendi hakkındaki hukûk-u `umûmîye da`vâsının tedkîki mahkeme-yi `âlîyeleri [yüce mahkemenin] vazîfesinden hâric olduğunu isbâta kâfî idüğinden [yeterli olduğundan] o sûretle karâr i`tâ buyurulmasını [verilmesini] istirhâm [rica] eylerim.

İşte şu dört nokta-yi nazardan [görüşten] dolayı -diğer tarafları karışdırmak istemem, çünki salâhiyetim değildir [yetkim dışındadır], vazîfem değildir.- Müvekkillerim hakkındaki cürm [suç] sırf taklîb-i hükûmet [hükümetin şeklini değiştirmek] cürmüdür. Binâ'en-`aleyh mahkeme-yi `alîyelerince da`vânın vazîfe hârici olduğundan dolayı reddine karâr verilmesini istirhâm [rica] ederim.

Müddeî-i `Umûmî [savcı] Mu`âvinlerinden Ferîdûn Bey - Hukûk-u Cezâ'îye [ceza hukuku] nazariyâtı [teorileri] ile dimâğları [beyinleri] meşbû` [dolu] olan mütefekkirîn [düşünürler] hukûk ve da`vâ vekîlleri efendiler ikide birde mahkeme-yi devletinizde vazîfe ve salâhiyete [yetkisine] dâ'ir beyânâtda bulunuyorlar. <144Sa> Hâl bu ki vekîl efendilerin burada istinâd etdikleri [dayandıkları] nokta Usûl-ü Muhâkemât-ı Cezâ'îye [ceza mahkemeleri usulü] ile ihtiyâcât-ı ictimâ`îyemizi [toplumsal ihtiyaçlarımızı] hiç bir zamân kâfil olmayan [karşılamayan] Kânûn-ı Cezâ'nın eskimiş mâddeleri ve kezâlik [keza] Usûl-ü Muhâkemât'ın da bir çok merâsim-i kadîmesidir [eski işlemleridir]. Yalnız mahkeme-yi devletinizin esbâb-ı teşkîlini [kurulma sebeplerini] ve istisnâ'î vaz`iyetini hiç nazara almayorlar. Vazîfeye mütedâ'ir [dair] olan beyânâtları redd olunsa vekîl efendiler içün turuk-u kânûnîye [kanunî yollar] mesdûddur [kapanmıştır]. Mehâkim-i nizâmîyede [usulüne uygun mahkemelerde] olduğu gibi mahkeme-yi devletinizde de bu tarîk [yol] mesdûddur [kapanmıştır]. Şu hâlde bu gibi vazîfe ve salâhiyete [yetkisine] mütedâ'ir [dair] beyânâtdan bir fâ'ide-yi kânûnîye [kanunî fayda] hâsıl olmadığı [doğmadığı] gibi evvelce mahkeme-yi `alîyenizce [yüce mahkememizce] ittihâz-ı karâr buyurulmuş [karar verilmiş], vazîfe ve salâhiyet-i kazâ'nızda [dava yetkisi] taht-ı te'mîne [güvence altına] alınmışdır. Binâ'en`aleyh mûmâ-ileyh [adı geçen] tarafından der-miyân edilen [ileri sürülen] mütâla`âtın [düşüncelerin] reddine karâr verilmesini taleb ederim.

Re'îs - Buyurunuz. (Hey'et-i hâkime müzâkere odasına çekilir).

Birinci Celsenin Hitâmı [sonu]

Dakîka Sâ`at

55 2

----------

İkinci Celse

Dakîka Sâ`at

45 4

Re'îs: Ferîk Mustafâ Nâzım Paşa

A`zâ: Mîrlivâ' Zekî Paşa, Mîrlivâ' Mustafâ Paşa, Mîrlivâ' `Alî Nâzım Paşa, Mîralay Receb Ferdî Bey

Müdde`î-i `Umûmî [savcı]: Mu`âvinlerden Ferîdûn Bey

Re'îs- (Zabıt Kâtibine hitâben) Okuyunuz!

(Zabıt Kâtibi okur:)

İcâb-ı keyfiyet [durumun geregi üzerine] müzâkere olundukda: (İşbu da`vâ evvelce ibtidâr olunmuş [başlanmış] olan da`vâdan tefrîk edilmiş [ayrılmış] olduğuna göre vazîfe hakkındaki karâr-ı evvel üzerine tekrâr karâr ittihâzına [verilmesine] mahall [gerek] olmamakla berâber) İttihâd ve Terakkî Meclis-i `Umûmîsi a`zâları [üyeleri] haklarında bilâ-istisnâ' [istisnâsız] ta`kîbât-ı kânûnîye [kovuşturma] îfâ edilmekde [yapılmakta] bulunmuş ve ba`zılarının tahkîkâtı te'ehhür etmesi [geçiktirmesi] İttihâd ve Terakkî cem`iyetine `â'id evrâkın ortadan kaldırılarak aşırılmış bulunduğundan nâşî [dolayı] şahısları haber alınamamakdan münba`is bulunmuş [doğmuş] olduğundan bu bâbda [konuda] der-miyân edilmiş [ileri sürülmüş] esbâb [sebepler] gayr-ı vâriddir [mevcut değildir]. Evvelki karârda dahi zikr olunduğu vechile [üzere] hâzır-bi'l-muhâkeme [muhâkeme huzurunda hazır] bulunan zevât [kişiler] vükelâ [bakan] olduklarından dolayı muhâkeme edilmeyüb mücerred [yalnız] İttihâd ve Terakkî Meclis-i `Umûmîsi a`zâsından kuvâ-yı meşrû`a-yi sülse [meşru ve yasal olan üç kuvvet] hâricinde dördüncü bir kuvveti teşkîl eden [oluşturan] kesân [kişiler] ile teşrîk-i mesâ`î [işbirliği] etmiş oldukları iddi`âsından dolayı muhâkeme edilmekdedirler ve zâten müşâr-ileyhümün [adı geçenlerin] Meclis-i `Umûmî a`zâlığını [üyeliğini] kabûlleri kânûnen mecbûr oldukları bir keyfiyet [durum] olmayub sırf bir ihtiyârî kabûl-ü şahsîdir [reddi veya kabulü şahıslarına bırakılmıştır]. `Afv-ı `umûmîden [genel aftan] istifâde edüb [yararlanıp] edememeleri keyfiyetine [durumuna] gelince 23 Kânûn-ı evvel 334 târîhli karârnâmenin birinci mâddesinde musarrahan [açıkça] muharrer [yazılı] olduğu vechile [üzere]: 3 Temmuz 334 târîhine kadar cerâ'im-i siyâsîyeden [siyasî suçlardan] dolayı maznûn [sanık] olub haklarında tevkîf müzekkiresi [tutuklamaları için resmî yazı] ısdâr edilmiş [çıkarılmış] veyâhûd mahkûm olmuş bulunanlar ile tevkîfi [tutukluluğu] veyâ mahkûmiyeti [hükümlülüğü] intâc eden [sona eren] cürme [suça] iştirâk etmiş [katılmış] olanlar `afv edilmiş olub mezkûr [zikredilmiş olan] mâddede gösterilen müstesnâlar <144Sl> hâric bulunduğu gibi sâlifü'z-zikr [zikredilmiş olan] üç sûret-i musarraha [açık şekil] hâricinde kalanların `afv-ı âlîden [yüce aftan] müstefîd olamayacakları [yararlanamayacaklarını] nümâyân olmasına [anlaşılmasına] ve bu da`vâda mevzû`-u bahs olan cürm [suç] mezkûr [zikredilmiş olan] karârnâme târîhinden mukaddem [öncesi için] gayr-ı mahsûs [geçersiz] bulunduğu gibi o târîhden sonra da temâdî etmiş bulunduğuna [devam ettiğine] binâ'en [dayanarak] i`tirâzât-ı vâkı`anın [gerçekleştirilen itirazın] reddine ve idâre-yi `örfîye [sıkıyönetim] karârnâmesinin dördüncü ve on birinci mâddelerine tatbîkan [uyarak] devâm-ı muhâkemeye müttefikan [oybirliğiyle] karâr verildi. 5 Hazîrân 335

Re'îs- Hâşim Beyefendi!

Hâşim Bey- Efendim.

Re'îs- Dîvân-ı Harbde cereyân eden muhâkemât-ı `alenîyede [açık muhâkemelerde] Trabzon'da, Yozgad'da, Boğazlıyan'da tehcîr mu`âmelâtında [işlerinde] İttihâd ve Terakkî Merkez-i `Umûmîsi ma`rifetiyle icrâ' etdirilen [yürütülen] taktîl [katliam] ve nehb [yağma] ve gâret [çapulculuk] ve nefy [sürgün] ve tagrîb [uzaklaştırma] ve cerâ'im-i sâ'irenin [diğer suçların] sübût bulduğu [isbat olduğu] bi't-tab` [doğal olarak] zât-ı `âlîlerince de ma`lûmdur [bilinmektedir]. Bu gibi mezâlimle şâ'ibedâr [şüpheli] olan Merkez-i `Umûmî ve Meclis-i `Umûmî a`zâları [üyeleri] ile teşrîk-i mesâ`î [işbirliği] etmeğe mecbûriyet istilzâm eden [gerektiren] vükelâlığı [bakanlığı] ne sebebe mebnî [dolayı] kabûl etdiniz?

Hâşim Bey- Efendim vükelâlığı kabûlüm hakkındaki mu`âmeleyi [işlemleri] hey'et-i `alîyenize [yüce heyetinize] nakl edeyim mi?

Re'îs- Evet.

Hâşim Bey- Bir kerre bu kıtâldan [vuruşmadan/karşılıklı birbirini öldürmeden] bendeniz haberdâr değilim ve bilmeyorum. Bendeniz o vakit Dîvân-ı Muhâsebât re'îs-i sanîsi [ikinci başkanı] idim. Taşralarda Ermenilerle Müslümânlar arasında kıtâl [vuruşma] vukû` bulduğunu haber alıyordum. Fakat bu kıtâl ne sûretle oluyordu? Bir çokları ve vilâyât-ı şarkîyeden [doğu vilayetlerinden] gelen ba`z-ı İslâm arkadaşlarım vardı ki onlar ve kâ'im-makâmlar bu kıtâla Ermenilerin sebebiyet verdiklerini söyleyorlardı. Ba`zıları da hayır, öyle değil, şu şekilde vukû` buldu; diyorlar. Ya`nî nazar-ı hükûmetde [hükümetin gözünde] bi'l-hâkime [hakimle- mahkeme sonucunda] tahakkuk etmiş [gerçekliği anlaşılmış] bir şey' değildir. Olmuş bir şey! Fakat ne şekilde olmuş? Sebebiyet veren kimdir? Merkez-i `Umûmî ve Meclis-i `Umûmî bunda `alâkadâr mıdır? Bendeniz ne Merkez-i `Umûmî ve ne de Meclis-i `Umûmî ile o zamâna kadar münâsebetdâr olmadığım ve her ikisinde de bulunmadığım içün bilmiyorum. Bendeniz o vakit Berlin'de idim, Berlin'de bulunduğum zamân Hakkı Paşa bendenizi çağırdı. Bendenize bir telgrafnâme gösterdi. O telgrafnâme Sadr-ı a`zamın bendenizi Posta ve Telgraf Nezâretine ta`yîn etdiğini ve kabûl eder isem `arz olunmak üzere cevâba muntazır bulunduğunu [beklediğini] bildiriyordu. Hattâ Hakkı Paşa'nın meclisinde el-yevm [bugün] Meclis-i Vükelâya [bakanlar kurulunda] me'mûr [görevli] olan Abdurrahman Şeref Bey de vardı ve Hakkı Paşa merhûmun dâmâdı Mîralay Cemîl Bey de orada idi. Sonra bendenizle berâber Almanca mütercimi [tercümanı] olarak Almanya'ya gitmiş olan Kemâl Dervîş Bey de berâberdi. Bendeniz, dedim ki: Bu vazîfeyi kabûl etmem ve edemem hattâ bundan evvel bulunduğum me'mûriyetleri de istemedim. Ondan evvel Defter-i Hâkânî me'mûriyetine getirilmişdim. Bendeniz iki ay sonra orasını da istemedim. Tekrâr Şûrâ-yı Devlet a`zâlığını [üyeliğini] istedim, Şûrâ-yı Devlet a`zâlığına tahvîlimi [döndürülmemi] ricâ etdim ve geçdim. Zâten re'sen me'mûriyete ötedenberi tarafdâr değilim. Kezâlik [keza] Rif`at Beyefendi hazretleri Mâlîye Nezâretinde bulundukları sırada Mâliye Müsteşârlığını müte`addid [birçok] def`alar teklîf etdiler. Re'sen me'mûriyet arzû etmedim. Paşaya dedim ki: Bendeniz bunu kabûlde ma`zûrum [özrüm var]. Dedi ki: Yok ama beni dinle - Hakkı Paşa'nın kendisi <145Sa> vefât etdi ama diğerleri mevcûddur. - Niçün tereddüd ediyorsun? Devlet harbe girmiş, iyi etmiş, fenâ etmiş; o bahs başka. O, mevzû`-u bahs değil, harbe gireli üç sene olmuş; zâten netîcelenmek üzere, binâ'en-`aleyh harbin sana ta`alluk eden ciheti [seninle ilgili bir tarafı] yok. Sonra Ermeni tehcîri, Suriye tehcîri mesâ'ili [meseleleri], bunlar da geçdi. Artık Klamans devri geldi. Buradan haber alıyoruz ki `Arabların bir kısmı falan yerlerine sevk ediliyor. Mes'ele, yalnız bir Posta ve Telgraf Nezâreti mu`âmelâtı [işlemleri] ile işgâl etmek kalıyor. Bu nezâret [bakanlık], dört senedenberi vekâleten [bakanlıktan] idâre olunuyor ve tabî`î bir zât iki işi der-`uhde ederse [üstlenirse] her ikisine yetişemez. Madem ki bu sûretle sana bir teklîf vukû` buluyor ve çalışma zamânıdır; eğer beni dinlersen kabûl et.

Abdurrahman Efendi de hemen `ayn-ı mütâla`ada [görüşte] bulundu ve ona rağmen bendeniz bunu yine kabûl etmedim. Ve ahvâl-i sıhhîyemin [sağlık durumum] müsâ`id olmadığını, bu nezâret [bakanlığın] vazîfe-yi müşkilesini [zor vazifelerini] îfâ [yapmayı] ve kat`îyen kabûl edemeyeceğimi kendisine yazdım. O şifreler elbette Hâriciye Nezâretinde vardır. Berlin sefâretinde de vardır. Üç beş gün geçdi. Bir telgraf aldım: Ma`zeretiniz şâyân-ı kabûl [kabule değer] değildir. İlk vâsıta ile İstanbula gelin. deniliyordu. Bendenize bu telgrafı cum`a günü teblîğ etdiler [ulaştırdılar]. Ertesi cum'a ertesi günü de Balkan treni var. İlk vâsıta bu idi. Hakkı Paşa beni çağırdı: Seni isteyorlar dedi. Evet gördüm dedim. Yok, ondan başka bana da telgraf var. Be-heme-hâl [mutlaka] ilk vâsıta ile kendisini İstanbula sevk et diyorlar. Pek alâ yarın tren var; eğer yarınki trende yatak bulabilürseniz gideyim dedim. Bulamadılar, ertesi trene kaldık. Kalkdım, İstanbula geldim; kendisini görmedim; hem bir kaç gün te'hîr etdim [geciktirdim]. Kendisiyle daha ziyâde münâsebetdâr olan ba`z-ı adamlara mürâca`at edeyim de vaz` geçireyim tasavvurunda [düşüncesinde] idim. O, tekrâr beni çağırdı. Bâb-ı `Âlîye gitdim. Harbîye Nâzırı da yanında oturuyor idi. Dedi ki: Niçün kabûl etmiyorsun? Dedim ki: Efendim bir def`a bendeniz posta ve telgraf umûrunda [işlerinde] mütehassis [uzman] bir adam değilim. İdâre me'mûrluğunda ihtisâs [uzmanlık] aranmaz dedi. Bence aranır ya, fakat aransın aranmasın, bu vazîfeyi der-`uhde etmeğe [üstlenmeye] ahvâl-i sıhhîyem [sağlık durumum] müsâ`id değil dedim. Mümkün olduğu kadar çalışınız dedi. Onu hiç yapamam sonra ben asabî bir adamım; zannediyorum ki sizin cânınızı sıkarım. Siz de memnûn olmazsınız; binâ'en-`aleyh beni bırakınız, ricâ ederim. Zâten Dîvân-ı Muhâsebâtda vazîfem var. O vazîfeyi îfâ ediyorum ve memnûnum dedim. Sonra Harbîye Nâzırı dedi ki: Evet ama burası sîne-yi kor [yürek yakan] gibi bir şeydir. Ya`nî eşi olmayan bir vazîfedir. Vatan uğrunda herkes siperler içerisinde çalışdığı bir zamânda sizin, böyle tevdî` olunan [verilen] bir vazîfeden dolayı kaçmanızı muvâfık [uygun] görmeyorum. Sizin sinninizde [yaşınızda] bulunanlar bu gün siperde düşman karşusında çalışıyorlar dedi. Ben de, eğer iktidârım [gücüm] olsa, gider orada da çalışırım, fakat ona da kudretim yok. Hattâ, bu vazîfeyi bile îfâ [yapacak] edebilecek kudretim yok dedim ve nihâyet kendilerinden yirmi dört <145Sl> sâ`atlik bir müsâ`ade taleb etdim. Onu dahi vermediler. Ve'l-hâsıl [kısacası] Sadr-ı a`zam dedi ki: Ben zâten onu yazdım, teblîğ ediyorum [bildiriyorum]. Ben de dedim ki: O hâlde ne içün beni çağırdınız?

Bu mes'elede, yalnız Posta ve Telgraf Nezâreti mes'elesi var. Bunda ne Meclis-i `Umûmî ve ne de başka bir şey' var. Ama efendimiz geçende buyurdunuz ki Meclis-i `Umûmî a`zâlığı [üyeliği] vükelâlıkla [bakanlıkla] berâber değil mi idi, bilmiyor musunuz? Ber-bi'l-`akibe [ardarda/zamanla olduğundan] bilmeyordum. Çünkü onu bilmek içün her sene kongrede bulunmak veyâhûd kongre müzâkerâtını [toplantıları] ta`kîb etmek lâzım geliyor. Ondan sonra bir da`vetnâme aldım ve o da`vetnâme üzerine gitdim. Geçen gün de `arz etdiğim vechile [üzere] orada bulunmakda bir be's [zarar] görmedim. Hakezâ [onun gibi] devâmda da bir fâ'ide [fayda] görmedim. Onun içün iki üç def`a gitdim ve bir kaçına da devâm etmedim. Orada bulunmakda bir be's [zarar] görmediğimi `arz etdim. Çünki orada idâre-yi devlete [devlet idaresine] müdâhale tarzında, makâm-ı iddi`ânın tasvîr eylediği [anlattığı] gibi, hiç bir müzâkere cereyân etmeyor; hiç bir karâr ittihâz olunmayor [alınmıyordu], Paşa hazretleri.

Bendeniz bu makâma geldikden sonra da bir kaç def`a isti`fâ etdim. İsti`fâlarım da resmîdir. Ya`nî bulunduğum makâmlara evvelce tâlib olmadığım gibi, dokuz on ay kadar bulunduğum nezârete [bakanlıkta] de hiç bir zamân râgıb [istekli] olmadım.

Re'îs- Posta ve Telgraf Nezâretinde bulunduğunuz zamân muhâberât-ı telgrafîye [telgrafla haberleşme] esâslarının ihrâk edilmesi [yakılması] ve ortadan kaldırılması hakkında bir emr-i `umûmî [genelge] ısdâr edilmiş [çıkarılmış] olduğu Çatalca me'mûrînin [memurlarının] esnâ-yı isticvâbında [sorguları sırasında] li-ecl-il-müdâfa`a [savunma için] der-miyân etdiği [ileri sürdüğü] ifâdâtdan [ifadelerden] müstebân olmuş [anlaşılmış] olduğundan ne lüzûm üzerine bu emrin verildiği hâtırınızda mıdır?

Hâşim Bey- Bendenizin zamânımda mı?

Re'îs- Zamân-ı `âlînize tesâdüf ediyor [rastgeliyor].

Hâşim Bey- Kaç târîhinde `acabâ?

Re'îs- Târîhi hâtırımda değil.

Hâşim Bey- Hiç hâtırlayamayorum. Fakat efendim esâsen muhâberât-ı `askerîyenin [askerî haberleşmelerin] düşman eline geçmemesi içün Karârgâh-ı `Umûmî'nin bir teblîgâtı [bildirisi] vardı; onun üzerine yapıyorlardı. Bu da, o cümleden olacak. Hattâ bir kısmını, ba`z-ı telgrafnâmeleri yakmamışlar da parçalamışlar, satmışlar. Bendeniz, nezârete [bakanlıkta] me'mûr [görevli] olmadan iki üç gün evvel idi. Nezâret bunu yapan muhâsebe me'mûrîni [memurlarını] Dîvân-ı Harbe tevdî` ediyordu [veriyordu] ve be-heme-hâl [mutlaka] yakılsun, diyorlardı. İhtimâl ki o münâsebetledir. Bendeniz hâtırlamayorum.

Re'îs- Yalnız muhâberât-ı `askerîyeye [askerî haberleşmelere] mahsûs değil mi efendim?

Hâşim Bey- Evet efendim, muhâberât-ı `askerîyeye mahsûsdur, başka yokdur. `Askerî muhâberât, hem karârgâhlar muhâberâtı [haberleşmeleri].

Re'îs- 329 senesi kongresinde İstanbul murahhas-ı mes'ûlü [delegesi] Kemâl Beyin i`âşe hakkında kırâ'at etdiği [okuduğu] rapor mündericâtından [içindekilerden] hükûmete `â'id i`âşe husûsâtını [konularını] gayr-ı mes'ûl [sorumluluğu olmayan] İttihâd ve Terakkî murahhaslarının [delegelerinin] ve bâ-husûs [özellikle] İstanbul merkezinin der-`uhde etmiş [üstlenmiş] olduğunu sarâhaten [açıkça] anlaşılıyor. Bu işlerde temettü` [kâr] nâmıyla ahkâm-ı mecelleye [Mecelle hükümlerine] mugâyir [aykır] fâhiş [yüksek] bedellerden istihsâl edilen [oluşturulan] ve hükûmet <146Sa> tarafından alınan müsâ`adâta [izinlere] müsteniden [dayanarak] ticârete tahsîs olunan vesâ'it-i naklîyenin [nakliye araçlarının] hemen kâmilen [hepsinin] hey'et-i ticârîye-yi cem`iyete hasr [tahsîs] edilmesi sûretiyle vücûde getirilen ihtikârdan [vurgunculuktan] bi'l-cümle ahâlînin [bütün halkın] varını yogunu elinden alarak hâsıl olan [meydana gelen] milyonlarca mebâligin [paraların] havâss-ı mahdûdaya [sınırlı sayıda saygın kimselere] ve ba`z-ı cem`iyât [cemiyetlere] ve şirketlere sermâye teşkîl etmek [oluşturmak] gibi milyonlarca `Osmânlıların mutazarrır [zarara uğramalarına] ve ma`lûl [sakat- hastalıklı] kalmalarına ve bir çoklarının terk-i hayât etmelerine [ölmelerine] ve bi'n-netîce [sonuç olarak] devletin kuvâ-yı müdâfa`asının [savunma kuvvetlerinin/askeriyesinin] tenkîsine [azaltılmasına] mütecâsir oldukları [yeltendikleri] elbette zât-ı `âlîlerince de takdîr buyurulmuş [değerlendirilmiş] olacağına göre bu gibi husûsâta [konulara] göz kapayan, daha doğrusu meydan veren bir kabineye ne maksadla dâhil olduğunuzu beyân eder misiniz?

Hâşim Bey- Bendeniz kabineye ne sûretle girdiğimi `arz etmişdim ya efendim. Ve kabineye girdikden sonra bendeniz bilhassa [özellikle] bu i`âşe mes'elesiyle meşgûl oldum ve bir i`âşe nezâreti [bakanlığı] teşkîline [kurulmasına] tarafdârdım. Fakat o i`âşe nezâreti hakkıyla teşekkül edüb [kurulup] de vazîfesini hakkıyla îfâ edemedi [yapamadı], o başka.

Efendim, bu i`âşede bulunan fenâlık, ihtikâr mu`âmelâtı [vurgunculuk- karaborsacılık] öyle bir veyâ iki kişinin veyâhûd iki, üç şirketin mahsûlü değildir. İttihâz olunan [alınan] tedâbir [tedbirler] nâkısdır [eksiktir]. Nâkıs tedbîrlerden bir takım adamlar istifâde etmişler. Gitdikce onun sâhası büyümüş. Bir takımları istifâde edince diğerleri de `ayn-ı sûretle istifâde hevesine düşerek bir tarafdan vagon ticâreti başlamış, diğer tarafdan başka sûretle mu`âmelât-ı ihtikârîye [vurgunculuk- karaborsacılık] meydân almışdı. Binâ'en-`aleyh bendenizce bütün bu mu`âmelâtla [işlemlerle] iştigâl edecek bir merci`-i mahsûs [özel makam] lâzım. Meselâ i`âşe müdîriyetinden maksad, İstanbula ekmek veren bir hey'etdir; bundan başka bir şeyle iştigâl etdiği yokdu ve Harbîye Nezâretine merbûtdu [bağlıydı]. Sonra idhâlât ve ihrâcât hey'eti Ticâret ve Zirâ`at Nezâretine merbût [bağlı]. Nakliye mu`âmelâtının ba`zıları vilâyetlere ba`zıları da buradaki Karârgâh-ı `Umûmîye merbût. Ba`zısı da Levâzım İdâresinde. Hâlbuki bendeniz Almanya'da öyle gördüm ki bütün bunlar birbirine merbût [bağlı] şey'lerdir. İ`âşe mu`âmelâtını [işlemlerini] tanzîm edebilmek [düzenleyebilmek] içün bir kerre nakliyât-ı i`âşeyi tanzîm edecek adamların emri altında bulunmalı. Sonra idhâlât ve ihrâcât mes'elesi var. Onu da bu adamlar tanzîm etmeli [düzenlemeli]. Bu, böyle olursa iyi olur.

Re'îs- İstizâh etdiğim [açıklama istediğim] mes'ele bu vezâ'ifin [vazifelerin] bu sûretle, yâhûd başka sûretle tedvîr edilüb [yürütülüp] edilmemesi hakkında vükelâca [bakanlıkça] ittihâz olunan [alınan] mukarrerât [kararalar] hakkında değil. Zât-ı âlînizin ifâdesinden de anlaşılıyor ki bu i`âşe mu`âmelâtı [işleri] fenâ cereyân etmiş.

Hâşim Bey- Bozuk efendim.

Re'îs- Evet, bozuk cereyân etmiş. Şurada ta`dâd etdiğim [saydığım] mazarrât [zararlar] tahaddüs etmiş [meydana gelmiş]. Bu gibi fenâlıklara göz kapayan, daha doğrusu müsâmaha-kârâne [göz yumarak] mu`âmelede bulunan bir kabineye ne sûretle dâhil oldunuz?

Hâşim Bey- Bendeniz de onu söyledim. Pekalâ, bunları ıslâh edelim, dedim. Maksad budur.

Re'îs- İ`âşe husûsu hakkında kongrede kırâ'at olunan [okunan] rapor <146Sl> mündericâtına [içindekilere] göre cihet-i `askerîyeden [askerler tarafından] milyonlarca kilo buğday ve onun, hey'et-i ticârîye-yi müteşebbiseye bir mu`âvenet [yardım] olmak üzere verildiği anlaşılıyor. Devletin büdcesinden mâ-vaz` lehinin gayrîye [konulanın dışında] akçe sarf etmek ve almak, alan ve verenler içün mûcib-i mes'ûliyet [sorumluluğunun gereği] olacağı cümlenin [herkesin] ma`lûmu bulunduğuna göre İstanbul merkezinin bu harekât-ı gayrı meşrû`asına [kanunsuz hareketlerine] karşu Meclis-i `Umûmîde olsun bir i`tirâzda bulunulmamasının esbâbı [sebepleri] nedir?

Hâşim Bey- Bendeniz bilmiyorum. Bendeniz Meclis-i `Umûmîye girmeden iki, üç sene evvel olacak. İki, üç sene evvel olan şey'ler; bunlar 329'da falan olmuş şey'ler.

Re'îs- Hayır İstanbul merkezinin mu`âmelâtı [işlemleri] 329 senesine kadar temâdî etmiş [devam etmiş].

Hâşim Bey- Ben bilmeyorum. Ya`nî bu, esnâf cem`iyetleri denilen mu`âmelât [işler] olacak. Bendeniz hiç onları bilmeyorum.

Re'îs- Peki, oturunuz. Mûsâ Kâzım Efendi hazretleri! Geçenki beyânâtınızda İttihâd ve Terakkî cem`iyeti kongresinin mukarrerâtına [kararlarına] mu`ârız bulunduğunuzu [karşı olduğunuzu] ve ekserîsinden ma`lûmâtınız [bilginiz] olmadığını iddi`â buyuruyorsunuz. Şu hâle göre Meşîhatdan [şeyhülislamlıktan] çekilmekde gördüğünüz mahzûr [sakınca] gibi cem`iyetden bi'l-isti`fâ [istifâ ile] küllîyen [tamamen] kat` ü `alâka etmemekde [ilişiğinizi kesmemekte] de bir mahzûr [sakıncası] var mı idi?

Mûsâ Kâzım Efendi- Yok, niçün mahzûr olsun?

Re'îs - Çekilmeğe lüzûm mu görülmedi?

Mûsâ Kâzım Efendi- Lüzûm görmedim. Efendim, ma`lûm-u `âlîniz [biliyorsunuz ki], bunlar telakkîye [anlayışa], ictihâda [şahsî görüşe] tâbi` [bağlı] şey'lerdir. İttihâd ve Terakkîye isnâd olunan seyyi'âtı [kötülükleri] yine İttihâd ve Terakkî mevki`-i iktidârdan [iktidar makamından] çekildikden sonra işitdim. İttihâd ve Terakkî mevki`-i iktidârda iken kendisine isnâd edildiğini ne işitdim, ne gördüm.

Paşa hazretleri! Ben dînî ve `ilmî bir adamım. Ve şimdiye kadar ahlâkıma zerre kadar halel getirmedim [bozmadım]. Beni tanıyanlar bunu bilirler. Ben, bir hey'etde bulunayım da ve o hey'et seyyiât [kötülük] yapsun da, ben orada kalayım; bu, benim içün muhâldir [mümkün değildir]. Eğer ben böyle bir şey' hiss etmiş olsaydım derhâl oradan çıkardım ve yüz bin kerre la`net okuyarak çıkardım. Bunu vicdânen söylüyorum, buna inanın.

Re'îs- Tabî`î.

Mûsâ Kâzım Efendi- Buna Allah şâhiddir. Bendeniz İttihâd ve Terakkî, memlekete hidmet [hizmet] etmiş; fikrinde bulunuyordum. Ama siz bu cihetle [sebeple] bana ister ahmak deyin, ister budala deyin, ne derseniz deyin; çünki ben başka dürlü bir şey' işitmeyordum. Evet ba`z-ı şey'ler işidiyordum. Meselâ Anadolu'daki kıtâller [vuruşmalar], onları işitdik. Resmen değil. Fakat gayr-ı resmî olarak işitdik. Hattâ matbû`ât [basın] da yazmıyordu. Ağızdan, şundan bundan işitdik; fakat yalnız Müslümânlar kıtâl yapıyor [vuruşuyor]; diye işitmeyorduk. Ermeniler Müslümânları katl ediyorlar, orduyu, ordunun menzillerini [konakladığı yerleri] tehdîd ediyorlar, orduyu iki ateş altında bırakıyorlar. Eşyâ'yı nehb ve gâret [çapulculuk ve yağma] <147Sa>



Copyright © 2011-2018 Taner Akçam: www.armenocide.net A Documentation of the Armenian Genocide in World War I. All rights reserved