1919-06-23-TR-001
Türk :: tr
Home: www.armenocide.net
Link: http://www.armenocide.net/armenocide/armgende.nsf/$$AllDocs/1919-06-23-TR-001
Source: TR/Takvîm-i Vekâyi /
Edition: Dîvan-ı Harb-i Örfi Zabıtları
Source First Published: 07/05/1919
Last updated: 03/23/2012


Katib–i Mesuller (Parti Sekreterleri) Davası: İkinci Oturum

3589.doc



1

8 Mart Sene 335 Târîhinde İrâde-i Senîye-i Hazret-i Pâdişâhîye İktirân Eden Karârnâme ile Müteşekkil


DÎVÂN-I HARB-İ `ÖRFÎ

Muhâkemâtı Zabıt Cerîdesi

----------

Re'îs: Ferîk Mustafâ Nâzım Paşa

A`zâ: Mîrlivâ' Zekî Paşa, Mîrlivâ' Mustafâ Paşa, Mîrlivâ' `Alî Nâzım Paşa,

Mîralay Receb Ferdî Bey

Müdde`î-i `Umûmî [savcı]: Mu`âvinlerden Ferîdûn Bey

İKİNCİ MUHÂKEME

Pâzâr ertesi: 23 Hazîrân 1335

Muhâkemeleri İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnînin [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti Bursa Kâtib-i Mes'ûlü [parti sekreteri] Doktor Ahmed Midhat Bey, Eskişehir Kâtib-i Mes'ûlü [parti sekreteri] Doktor Besîm Zühdî Bey, Mafenya(?) İttihâd ve Terakkî Kâtib-i Mes'ûlü [parti sekreteri] `Avnî Bey, Edirne İttihâd ve Terakkî Müfettişi `Abdulganî Bey, Teceddüd Fırkası Beyoğlu Kâtib-i Mes'ûlü [parti sekreteri] Salâhaddîn Bey, İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti Mirgün Şu`besi Kâtib Vekîli Hüseyin Cevdet Bey, Haleb Kâtib-i Mes'ûlü [parti sekreteri] Mehmed Cemâl Bey

Birinci Celse

Dakîka Sâ`at

35 3

Re'îs- (Maznûnîne [sanıklara] hitâben) Efendileri müştereken [ortak olarak] tevkîl [avukat] etdiniz mi?

Maznûnîn [sanıklar]- Evet efendim.

Re'îs- Salâhaddîn Bey kalsun, diğerlerini götürünüz.

(Salâhaddîn Bey mahkeme salonunda kalır, diğerleri çıkarılır)

Re'îs- Salâhaddîn Bey!

Salâhaddîn Bey- Efendim.

Re'îs- İttihâd ve Terakkî Cem`iyetine ne vakit intisâb etdiniz [üye oldunuz]?

Salâhaddîn Bey- Efendim, İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti 329 senesi Teşrîn-i evvel evâsıtına [ortalarına] doğru, bir fırka-yı siyâsîye hâline inkılâb etmişdi [dönüşmüştü]; nizâmnâmesi, programı hükûmetin tasvîb-i resmîsine [resmî onayına] iktirân eylemişdi [sunulmuştu]. Onun üzerine bendeniz de me'mûriyetim olan Mâliye Nezâreti [bakanlığı] Kalem-i Mahsûs [özel kalem] Türkçe kitâbeti [katipliği] ve Meclis-i Müdîrân [müdürler meclisi] Kitâbetinden isti`fâ etdim. Ve ba`de'l-isti`fâ [istifa ettikten sonra] cem`iyete dâhil oldum. Fırka-yı siyâsîyeye, İttihâd ve Terakkî fırka-yı siyâsîyesine.

Re'îs- İstanbul merkezine ne vakit intihâb olundunuz [seçildiniz]? <165Sl>

Salâhaddîn Bey- Merkezine mi efendim?

Re'îs- Evet.

Salâhaddîn Bey- İntihâb olunmadım [seçilmedim]. İstanbul murahhaslığını [delegeliğini] Kemâl Bey der-`uhde etmiş [üstlenmiş] idi; murahhas [delege] idi. Programımız, nizâmnâmemiz [tüzüğümüz] mûcibince [gereğince] İstanbul teşkîlâtı [örgütlenmesi] ayrı idi. Nizâmnâme îcâbınca her dâ'ire dâhilinde birer kulüb bulunacakdı. Bu kulüb de bir kâtib tarafından idâre olunacakdı. Bendeniz de bu sûretle kulüb kâtibi olarak iltihâk etdim [katıldım].

Re'îs- Ne vakte kadar bu vazîfede kaldınız?

Salâhaddîn Bey- Efendim. İâşe birinci mıntaka [bölge] merkez hey'eti teşekkül edinceye [kuruluncaya] kadar orada kaldım. O da tahmînen yâ 333 veyâ 332 senesindedir. İyi hâtırlayamıyorum. Tahniye Müdîriyeti teşekkül etmişdi [kurulmuştu]. İstanbul Erzâk Merkezi Müdîriyeti. O müdîriyete ta`yîn olundum, me'mûriyet-i resmîyeye geçdim bu sûretle o zamâna kadar ... <166Sa>

Re'îs- Teceddüd Fırkasına intisâbınız [üye oluşunuz] ne zamândır?

Salâhaddîn Bey- İ`âşe Nezaretinin Tahniye Müdîriyetini de der-`uhde etmişdim [üstlenmiştim]. Oradan Celâl Muhtâr Beyin zamânında isti`fâ etdim. Ba`de'l-isti`fâ [istifa ettikten sonra] bir müddet boşda kaldıkdan sonra Teceddüd Fırkası Hey'et-i İdâresinden arkadaşlarımdan Hayri Bey vardı, bendenize teklîf etdi, kabûl eder misiniz? dedi. Hay hay kabûl ederim; dedim. O zamân kabûl etdim. Bir on beş gün, yirmi gün kadar o vazîfe ile iştigâl etdim.

Re'îs- Ondan sonra çekildiniz?

Salâhaddîn Bey- Hayır, tevkîf olundum [tutuklandım].

Re'îs- Elyevm [bugün] Teceddüd Fırkasına mı mensûbsunuz [üyesiniz] yoksa başka bir fırka ile münâsebetiniz var mı?

Salâhaddîn Bey- Hayır efendim Teceddüd Fırkası esâsen yokdur Paşa hazretleri. Hiç bir yere mensûb [üye] değilim.

Re'îs- İstanbul merkezine merbût [bağlı] olduğunuz zamân i`âşe işleriyle meşgûl oldunuz mu?

Salâhaddîn Bey- Cem`iyete mensûbiyetimiz [üyeliğiniz] varken umûr-u resmîye [resmî işler] ile iştigâl edemezdim. Binâ'en-`aleyh i`âşe mesâ'iliyle [meseleleriyle] iştigâl etmedim.

Re'îs - 1332 senesi kongresinde i`âşe husûsâtı hakkında Kemâl Bey tarafından kırâat olunan [okunan] rapor mündericâtına [içindekilere] nazaran i`âşeyi bir sene üç ay kadar İstanbul merkezi idâre etmiş.

Salâhaddîn Bey- İstanbul merkezi idâre etmişdi Paşa hazretleri harbin i`lânı üzerine Boğazlar kapanmışdı; esâsen ahvâl-i tabî`îyede [doğal hallerde] buğday mahsûlü ma`lûm-ı ihsânınız [biliyorsunuz ki], memleketin ihtiyâcâtına tekâbül edemeyor [karşılamıyor]. Bu ihtiyâcât ahvâl-i tabî`îyede [doğal hallerde] Marsilya'dan, Romanya'dan, diğer memâlik-i ecnebîyeden [yabancı memleketlerden] vukû` bulan [gerçekleşen] idhâlât ile te'mîn olunuyordu. Harbin i`lânı üzerine tabî`î bu mevâridât [gelecekler] inkıtâ` buldu [kesildi]. Mevâridâtın inkıtâ`ı burada ahâlînin ekmek ihtiyâcâtını tazyîk etmeğe [karşılamasını zorlaştırmaya] başladı. Onun üzerine furunlara tehâcüm [hücum edildi], ihtiyâcât tezâ`uf ve tezâyüd etdi [iki kat arttı ve çoğaldı]. Ekmek fi'âtı yükseliyordu. Ahvâl-i tabî`îyede [doğal hallerde] 60, 70, 90 guruşa kadar satılan bir çuval un seferberliğin i`lânından cüz'î [az] bir zamân sonra üç dört yüz guruşa kadar çıkdı. Hâlbuki Anadolu'da buğday fi'âtı sâbitdi. Böyle olduğu hâlde İstanbul'da un fi'âtı [fiyatı] tereffu` ediyordu [yükseliyordu]. Dâhilîye Nezâreti Kemâl Beyi bu işe me'mûr etdi, Kemâl Bey bu vazîfeyi kabûl etdi. Ve Kemâl Bey bu vazîfeyi İttihâd ve Terakkî murahhası [delegesi] olmak sıfatıyla kabûl etmedi. Ve İstanbul teşkîlâtı [örgütü] kat`îyen bu işe müdâhale etmedi. Kemâl Bey bu işi bi'z-zât kendisi der-`uhde etdi [üstlendi]. Ve bir hey'et-i mahsûsa-yı ticârîye [özel ticaret kurulu] vücûde [meydana] getirdi. Bir sene üç ay, on beş ay bu işlerle iştigâl etdi, netîcede ticârî mâhiyeti [niteliğe] hâ'iz [sahip] olan bu mu`âmeleden [işlerden] bir temettu` [kâr] hâsıl oldu [meydana geldi]. Bu temettu`u ne yapalım? diye kongreye `arz etdi [sundu]. Kongrede bunun vakf edilmesi ve umûr-u hayrîyede [bağışlanmasını ve hayır işlerinde] isti`mâl edilmesini [kullanılmasını] karârlaşdırdı. Bendenizin bildiğim budur. <166Sl>

Re'îs- Kongrede bulundunuz mu?

Salâhaddîn Bey- 333 kongresinde bulundum efendim.

Re'îs- Kemâl Bey, raporda, Şehremâneti ve hükûmet bu i`âşe [gıda maddesi sağlama] işini hüsn-ü îfâ' edemediğinden [iyi bir şekilde yapamadığından] dolayı İstanbul merkezince i`âşeye vaz`-ı yed edilmeğe [el koyulmaya] mecbûriyet hâsıl oldu [ortaya çıktı], diyor. Eğer o kongrede kırâat olunan [okunan] rapor resmî bir mâhiyeti [niteliğe] hâ'iz [sahip] değil ise, yanlış yazılmış ise tekzîb edilmek [yalanlamak] lâzım gelirdi. Tanîn gazetesinde neşr olunan [yayınlanan] sûretde böyle muharrerdir [yazılıdır].

Salâhaddîn Bey- Efendim. Kemâl Bey orada arkadaşlarına hesâb veriyor.

Re'îs- Hesâb vermeden evvel vaz`-ı yed edilmesi [el koyulmasının] esbâbını [sebeplerini] der-miyân ediyor [anlatıyor] ve netîcesinde böyle diyor.

Salâhaddîn Bey- Bendenizin bildiğim Paşa hazretleri - vaz`-ı yed [el koyma] falan bilmeyorum - bendenizin bildiğim ma`lûmât [bilgi] bundan `ibâretdir. Bu iş böyle oluyor, ahâlînin ihtiyâcâtı günden güne tezâyüd[,] tezâ`uf ediyor [iki katına çıkıyor, artıyor]. Buna bir çâre aramak lâzımdır, yolunda bir takım müzâkerât [toplantılar] cereyân etmiş. Onun üzerine Kemâl Bey bu işi der-`uhde etdi [üstlendi] yoksa hodbehod [kendi başına] Kemâl Beyin ...

Re'îs- Kemâl Beyin der-`uhde etmiş [üstlenmiş] olduğu görülüyor. Fakat demin de der-miyân etdiğiniz [söylediğiniz] vechile [üzere] haftada yirmi altı bin çuval kadar un gelirken yedi, sekiz bin çuvala indi, i`âşe [gıda sağlamak] işi kesb-i su`ûbet etdi [zorlaştı] Şehremânetince ve hükûmetce de çâre bulunamadı, İstanbul merkezinin, i`âşe husûsâtına [konularına] vaz`-ı yed etmesine [el koyması] mecbûriyet hâsıl oldu [ortaya çıktı]; diyor.

Salâhaddîn Bey- Bendenizin ma`lûmâtım [bilgim] yok.

Re'îs- Peki. Her ne sûretle olursa olsun o zamân Kemâl Bey veyâ İstanbul merkezi tarafından idâre olunan i`âşe husûsâtında [gıda maddesi sağlama konularında] bir vazîfeniz var mı idi?

Salâhaddîn Bey- Hayır efendim. Ö bir sene üç ay zarfından yokdu.

Re'îs- Sonraki der-`uhde etdiğiniz [üstlendiğiniz] vazîfede ma`âş verirler miydi?

Salâhaddîn Bey - Hangisi efendim, Tahniye [değirmen- un] Müdîriyeti mi?

Re'îs- Evet Tahniye Müdîriyeti.

Salâhaddîn Bey- Hayır efendim. Çünki Kemâl Bey almayordu.

Re'îs- Kemâl Beyin alub almadığı bahs-ı diğer [başka konu] siz fahrî [gönüllü] olarak mı hidmet [hizmet] ediyordunuz?

Salâhaddîn Bey- Fahrî [gönüllü] olarak efendim.

Re'îs- Nereye merbût [bağlı] idi?

Salâhaddîn Bey- O vakit bir nizâmnâme [tüzük] var idi, i`âşe merkez hey'eti vardı. Dâhilîye Nâzırı [bakanı] hey'etin re'îsi idi. Mösyö Mayer nâmında bir Alman var idi. Şimdi ihtikâr [vurgunculuk- karaborsacılık] komisyonunun bulunduğu dâ'irede idi. Sonra buraya geldi. Bu i`âşe nizâmnâme-yi mahsûsı [özel tüzüğü] mûcibince [gereğince] Memâlik-i `Osmânîye [Osmanlı memleketleri] beş mıntakaya [bölgeye] taksîm olunmuşdu [ayrılmıştı]. Birinci mıntaka İstanbul ve civârı idi. Ba`z-ı vilâyât [vilayetler] da bunun içinde dâhildi. <167Sa>

Re'îs- Bunların muhassasât-ı resmîyesi [resmî maaşları] yokdu öyle mi?

Salâhaddîn Bey- Kimlerin efendim?

Re'îs- Me'mûrların.

Salâhaddîn Bey- Me'mûrînin hepsinin muhassesâtı [maaşları] vardı. Bekci, kapucı gibi şey'ler de ücretli idi. Müstahdemînin [hizmetlilerin] bir kısmı ma`âşlı idi değirmen me'mûrları vardı. Bunlar tabî`î bidâyeten [başlangıçta] me'mûr olmadıkları içün bunlara ücret verirdik. Bekci, kapucı gibi kimseler de ücretli idi. Hattâ bendenizin muhâsebecim vardı, Donanma Cem`iyeti muhâsebecisi eski Hazîne-yi Hâssa [saray] muhâsebecisi idi. O, maâşsız idi, diğerleri hep maâşlı idi.

Re'îs- Peki, bu maâşât ve ücûrât [maaşlar ve ücretler] nereden veriliyordu?

Salâhaddîn Bey- Muvâzene-yi `Umûmîyeden [genel bütçeden].

Re'îs - Peki, bu, bir aralık hükümetden Şehremânetine intikâl etmiş [nakledilmiş].

Salâhaddîn Bey- Evet, efendim, zannederim, 333 senesi Ağustosu içinde Emânet der-`uhde etmek [üstlenilmek] istedi, Emânete devr olundu.

Re'îs- Devr etdiğiniz zamân temettu` [kâr], falan bir şey' var mıydı?

Salâhaddîn Bey- O zamân temettu` [kâr], falan yokdu. Resmî bir mu`âmele [işlem] idi, temettu` yokdu.

Re'îs - Bu hâsıl [meydana gelen] olan temettu`lar [kârlar] o idârenin teşekkülünden [kurulmasından] evvel mi?

Salâhaddîn Bey- On beş aylık müddet zarfında bir mâhiyet-i ticârîyeyi [ticarî niteliğe] hâ'izdi [sahipti], ondan sonra resmiyet kesb etdi [kazandı].

Re'îs- Peki, Şehremâneti de i`âşe-yi `umûmîye nâmına ba`z-ı mübâya`âtda [satın almalarda] bulunmuş, sonra i`âde etmiş.

Salâhaddîn Bey- Bilmeyorum. Biz Şehremânetine devr etdikden sonra o işle meşgûl olamazdık; orada ne yapılıyor, ne ediliyor? Ma`lûmâtım olmaz. Tabî`î, ta`kîb etmek de vazîfem değildi.

Re'îs- Siz, ba`z-ı konturatlar, ba`z-ı mukâveleler [sözleşmeler] devr etmediniz mi?

Salâhaddîn Bey- Etdik, efendim. Esâsen Emânet Tahniye İdâresi te'essüs etmişdi [kurulmuştu]. O, değirmencilerle bir takım mukâvelâta girişmişdi, onlar `aynen Şehremânetine devr olunmuşdu; kezâlik [keza], birinci mıntakanın teşekkülünü müte`âkib [kurulmasının ardından] o mukâvelât ve `uhûd [sözleşmeler ve anlaşmalar] kâmilen [tamamen] bize teslîm olundu. İkinci defa Şehremânetine devr olunduğu zamân yine oraya devr edildi.

Re'îs- Siz, yalnız...

Salâhaddîn Bey- Değirmen işleriyle iştigâl ederdim.

Re'îs- Yalnız Tahniye İdâresine `â'id olan mu`âmeleyi [işi] mi söyleyorsunuz?

Salâhaddîn Bey- Evet, Tahniye İdâresine `â'id olanları söylüyorum. Birinci mıntaka nâmına gerek Anadolu'dan, gerekse memâlik-i ecnebîyeden [yabancı memeleketlerden], Romanya'dan ve sâ'ireden o zamân mâl gelirdi, mevâridât münkatı` olmamışdı [gelecek olanlar kesilmemişti]. İ`âşe merkez hey'etinin Sirkeci ve Haydarpaşa'da birer tesellüm [teslim almakla görevli] me'mûru vardı, mâlları o kabz ederdi [alırdı]; cihet-i `askerîyeye [askerlere] `â'id olanı cihet-i `askerîyeye <167Sl> verir, mevâridâtına [gelenlere] nazaran birinci mıntakada [bölgede] bulunan ahâlînin ihtiyâcâtına mahsûs olanı da bendenize verirdi. Tahniyenin orada tesellüm [teslim almakla görevli] me'mûru birinci i`âşe merkez hey'etinin me'mûru tarafından birinci mıntaka me'mûru nâmına verilen mâlı tesellüm eder [teslim alırdı], idâreden tebellüğ edeceği [bildireceği] emir dâ'iresinde îcâbı kadar buğday değirmenlere gönderir. Onlar da un hâline ifrâğ ederlerdi [getirilirdi]. Bu sûretle tahniyâna [öğütmeye] başlanarak un hâline ifrâğ edildikden [getirildikten] sonra furunlara tevzi`ât [dağıtım] yapılırdı.

Re'îs- Peki, gidiniz (Salâhaddîn Bey muhâkeme salonundan çıkarılır) Edirne İttihâd ve Terakkî müfettişi `Abdulganî Beyi çağırınız (`Abdulganî Bey getirilir) İttihâd ve Terakkî'ye ne zamân intisâb etdiniz [üye oldunuz]?

`Abdulganî Bey- Meşrûtiyetden evvel, efendim.

Re'îs- Nerede?

`Abdulganî Bey- Zannederim, Paşa hazretleri, Vidine'de ... iyi tahattur edemeyorum [hatırlayamıyorum].

Re'îs- Edirne'ye ne vakit geldiniz?

`Abdulganî Bey- 330 senesinde, Paşa hazretleri.

Re'îs- Ne vakit kâtib-i mes'ûl [parti sekreteri] intihâb olundunuz [seçildiniz]?

`Abdulganî Bey- 327'de, efendim.

Re'îs- Edirne kâtib-i mes'ûlü mü [parti sekreteri mi]?

`Abdulganî Bey- Hayır, efendim. Bendeniz bidâyetde [ilk önce] Mamuretü'l-`azîz'de bulundum, orada murahhas [delege] olarak bulunuyordum, orada müfettiş oldum. Zâbıt idim; sonra isti`fâ etdim; Balkan Harbinde silâh altına alındım, Edirne'ye sevk edildim. Edirne muhârebesinde bulundum ve uruldum, tekrâr tekâ`üd [emekli] edildim. Bulgaristan'a götürdüler, esâretden [esirlikten] `avdetimde [döndüğümde] geldim; tekrâr burada tedâvî edildim; 330 senesinde Bursa'ya gitdim, bir vazîfem yokdu, tedâvî içün gitdim, oradan `avdetimde [döndüğümde] Edirne'ye gitdim.

Re'îs - Bu vazîfeyi ne vakit der-`uhde etdiniz [üstlendiniz]?

`Abdulganî Bey - İttihâd ve Terakkî müfettişliğini mi, Paşa hazretleri?

Re'îs - Müfettiş mi idiniz?

`Abdulganî Bey - Evet, müfettiş idim, Paşa hazretleri.

Re'îs - Edirne'de mi?

`Abdulganî Bey - 330 senesinde Paşam.

Re'îs - Vazîfeniz ne idi?

`Abdulganî Bey- Vazîfemiz nizâmnâmede [tüzükte] musarrahdır [açıktır], Paşa hazretleri. Fakat biz Edirne vilâyetinde bir şey' yapamadık; çünki Edirne vilâyeti, ma`lûm-u `âlînizdir [biliyorsunuz] ki, istilâ'ya uğramışdı, biz teşkîlât ile meşgûl olamadık, ancak orada eski efrâd cem`iyeti, muhâcirînden gelenleri toplamak, sebt-i defter etmek [deftere geçirmek], defterlerini kulüblerini tanzîm etmek [düzenlemekle] ile meşgûl oldum, Paşa hazretleri.

Re'îs- Ne kadar zevât [kişiler] vardı?

`Abdulganî Bey- Hâtırımda değildir, Paşa hazretleri, defterde vardır. <168Sa>

Re'îs- Elyevm [bugün] bir fırkaya intisâbınız [üyeliğiniz] var mı?

`Abdulganî Bey- Şimdi mi, Paşa hazretleri? Hayır, yokdur, şimdi hiç bir fırkaya intisâbım yokdur, Paşa hazretleri. Mevkûfum [tutukluyum].

Re'îs- Tevkîf edilmeden [tutuklanmadan], ya`nî mevkûf bulunmazdan evvel başka bir fırkaya intihâb [üye] olundunuz mu?

`Abdulganî Bey- Evet, Teceddüd Fırkasının bir ay kadar şey'ini yapdım, ondan sonra bırakdım, İstanbula geldim.

Re'îs- Edirne'den mi?

`Abdulganî Bey- Evet, efendim.

Re'îs - Edirne'de tehcîr yapıldı mı?

`Abdulganî Bey- Efendim, Edirne'de Ermeni tehcîri yapıldı, evet, Paşa hazretleri.

Re'îs- Nasıl cereyân etdi?

`Abdulganî Bey- Haberimiz yok, Paşa hazretleri. Bendeniz, bir gün, sabâhleyin, erkenden, yatarken, tanıdığım ve kendileriyle görüşdüğüm ba`z-ı Ermeniler geldiler: Böyle böyle oluyor, bizden bir kısmını gönderdiler, diğerlerini de gönderecekler dediler ve benden istimdâd [yardım] istediler, ben de kendilerinden Bulgar istilâ'sı zamânında iyilik görmüşdüm. Kendilerine dedim ki mümkün mertebe vilâyetden hakkınızda ricâ edeceğim ve berâber gitdik, ya`nî onlarla berâberce vilâyete gitdik, bunların komitacılıkla `alâkadâr olmadıklarını ve kendilerinin bî-günâh [günahsız] olduğunu söyledim ve istisnâ' edilmelerini [ayrı tutulmalarını] ricâ etdim; vâlî bey dedi ki: Bunlar içün ben de müte'essirim [üzgünüm] fakat aldığım emir `umûmî ve kat`îdir [genel ve kesindir], şimdi çalışıyorum, elbet bir şey' yaparım, ben de bunu kendilerine `ayn-ı vechile [şekilde] söyledim, sonra bunlar gitmediler, Paşa hazretleri, ve niçün gitmediklerini de bilmeyorum.

Re'îs- Peki, zât-ı `âlîniz Ermeniler mürâca`at etmeden evvel bu iş hakkında hiç bir şey' duymadınız mı?

`Abdulganî Bey- Hiç bir ma`lûmâtım [bilgim] yokdu, Paşa hazretleri.

Re'îs- Ondan evvel yapılmamış mıydı?

`Abdulganî Bey- Hayır Paşa hazretleri.

Re'îs- Hiç kimse gitmemiş miydi?

`Abdulganî Bey- Hayır, Paşa hazretleri.

Re'îs- Muttali` oldukdan [öğrendikten] sonra oradaki İttihâd ve Terakkî şu`besince bir teşebbüsde [girişimde] bulundunuz mu?

`Abdulganî Bey- Hayır, Paşam. Hiç bir teşebbüsde [girişimde] bulunmadık.

Re'îs- İttihâd ve Terakkî Cem`iyetinden olan şu`beler, meclisler, yalnız Müslümân `unsuru içün değil, `umûm [genel] `anâsır [unsurlar] içün teşekkül etmiş [kurulmuş], bir vazîfe-yi hayrîye içün çalışan ...

`Abdulganî Bey- Zâten ismi `Osmânlıdır, Paşa hazretleri, yalnız İttihâd ve Terakkî değil.

Re'îs- O hâlde, orada tehcîr olunan Ermeniler hakkında bir sahâbetde [yardıma], nasıl oldu da, bulunmadınız? <168Sl>

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri, kânûnla yapılıyordu, hükûmetin kânûnuna karşı nasıl muhâlefet edilir?

Re'îs- Kânûnda sarâhat [açıklık] var.

`Abdulganî Bey- Tehcîr Kânûnu diyorlar, tatbîk ediyorlardı [uyguluyorlardı]. Vilâyetin vâlîsi tatbîk ediyordu, Paşa hazretleri ve polisi ile, jandarmasıyla tatbîk ediyordu, biz ne diye teşebbüs edelim? Kânûn var, jandarma var.

Re'îs- Kânûnda cihet-i `askerîyenin [askerlerin] lüzûm göstereceği mahallerde tehcîr yapılacak; deniliyor: orada cihet-i `askerîyenin lüzûm göstereceği esbâb [sebepler] olub olmadığını görüyordunuz, bî-lüzûm [lüzumsuz] olarak bu tehcîr ne içün yapılıyor diye teşebbüs etmek veyâhûd beyninizde [aranızda] tezekkür etmek [konuşmak] lâzım gelmez mi idi?

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri, cihet-i `askerîyenin lüzûm gösterüb göstermediğini bilmeyiz ki ona karşı bir şey' yapalım. Vâlî de vilâyetin bir vâlîsidir, hükûmetin bir mümessilidir [temsilcisidir]. Ona karşı haksızlık ediyorsun, etmeyorsun diye kânûn dâ'iresinde olan bir şey' hakkında ne söyleyebilirim?

Re'îs - Vâlî de emir almış, fakat kendisi de bu emrin yolsuzluğunu hiss ederse o da mürâca`at edebilir.

`Abdulganî Bey- Bize böyle bir şey' söylemedi. Siz söyleyiniz, merkezinize yazınız, bunu durdurunuz diye bir şey' söylemedi, vâlî söylese belki yazardık. Bendeniz bunu yolsuz görmedim demeyorum, Paşa hazretleri. Hakîkaten Ermeniler, çok nâmûslu adamlardı, bir çok zâbıtân [subayların] `â'ilelerini Bulgarların zulmünden muhâfaza etdiler; onları biz gâyet iyi gördük, tabî`î Edirne'nin fecî` bir sûretle sükûtu [düşmesi] esnâsında bir çok fecâyi`e [facialara] ma`rûz kalındı Paşa hazretleri, bendeniz hastahânede idim, yatıyordum, mecrûhdum [yaralanmıştım].

Re'îs- Peki, bu kadar vukûf hâsıl etdikden [bilgi meydana çıktıktan] sonra şahsen mürâca`at edeceğinize meclisinizde müzâkere [toplantı] edüb meclisinizce müctemi`an [toplu olarak] mürâca`at ...

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri meclisimiz böyle şey'leri müzâkere etmez [konuşmaz] ve ben de vâlîye zâten İttihâd ve Terakkî murahhası [delegesi] sıfatıyla gitmedim. O adamların nâmûskâr [namuslu] olduğunu bilerek bir ferd sıfatıyla gitdim.

Re'îs- Peki ama, `anâsır-ı `Osmânîyeden [Osmanlı unsurlarından/milletlerinden] birinin mazlûmiyetini [zulme uğradığını] duyar da bir teşebbüsde [girişimde] bulunmaz mısınız?

`Abdulganî Bey- Bu, bizim meclisimize `â'id değildir. Bu, `umûm `Osmânlılara tevcîh edilebilecek [yöneltilecek] bir su'âldir. Bunu ne içün bendenize tevcîh ediyorsunuz?

Re'îs- `Umûm `Osmanlılara değil, dârü'l-harekât [hareket alanı] içinde kumandanların lüzûm göstereceği mevâki`e [yerlere] münhasır [özel] bir tehcîrdir.

`Abdulganî Bey- Bendenizin kumandanlarla bir münâsebetim yok ki.

Re'îs- Var, demeyorum. Siz bilmeyor musunuz ki Edirne'deki Ermenilerin ordu ile ve harekât-ı `askerîye ile bir münâsebetleri yok? <169Sa>

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri Edirne bir kerre dârü'l-harb [harp alanı içinde] idi.

Re'îs- Hepsi dârü'l-harb idi.

`Abdulganî Bey- Hem Gelibolu i`tibâriyle en müdhiş bir dârü'l-harb olduğu içün biz hiç bir şey'e karışmamağa şey' ediyorduk.

Re'îs- Edirne'den tehcîr olunanların ekserîsi Tekfurdağı'na gitdi, öyle değil mi?

`Abdulganî Bey- Tabî`î, bunu hükûmet biliyor Paşa hazretleri.

Re'îs- Siz de biliyorsunuz ya!

`Abdulganî Bey- Bendeniz de biliyorum. İzmit'den çevirdiler Paşa hazretleri, bir kısm-ı mühimmi [önemli bölümü] de Tekfurdağı'na gitdi.

Re'îs- Edirne'den kaldırılub da Tekfurdağı'na gönderilmek maksadı te'mîn eder mi?

`Abdulganî Bey- Onu artık vâlî bilir Paşa hazretleri.

Re'îs- Pek a`lâ vâlînin yanlış yapdığı bir şey'i de ihtâr etmek [uyarmak] lâzım gelmez mi?

`Abdulganî Bey- Bendeniz içün mi Paşa hazretleri?

Re'îs- Cem`iyetiniz içün.

`Abdulganî Bey- Cem`iyetimiz içün lâzım gelmez Paşa hazretleri; cem`iyetimiz hiç zamân vâlînin işine karışamaz ve karışmak içün de bir şey'i yokdur ancak bir şey' görürse ricâ eder ve ricâ tarîkiyle [yoluyla] söyleyebilür. Bütün cem`iyetlerde böyledir Paşa hazretleri.

Re'îs- Emir tarîkiyle [yoluyla] demedim. Mustafâ Paşa su'âl buyuruyorlar: `Ale'l-`umûm İslâmların [bütün Müslümanların] menfa`ati içün demekden maksad nedir?

`Abdulganî Bey- Hangi `ale'l-`umûm İslâmların Paşa hazretleri?

Re'îs- Demin söylediğiniz...

`Abdulganî Bey- Öyle bir şey' söylemedim Paşa hazretleri. İttihâd ve Terakkî dediğinizde bendeniz de bi'l-cümle `[bütün] anâsırı [unsurları] gözeterek ismi `Osmânlı İttihâd ve Terakkî cem`iyetidir, dedim Paşa hazretleri. `Ale'l-`umûm `Osmanlılar [bütün Osmanlılar] dedim.

Re'îs- Bu yapılan mu`âmelenin [işin] haksızlığı sizce tezâhür etmedi [ortaya çıkmadı] mi?

`Abdulganî Bey- Hangi mu`âmele?

Re'îs- Edirne'deki tehcîr mu`âmelesi.

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri bir kerre bendeniz Edirne'de bununla meşgûl olmadığım içün kim haklı kim haksız bilmeyorum. Paşa hazretleri giden Ermenilerin içinde ne dereceye kadar komitacılık yapacak ve harekât-ı `askerîyeyi sektedâr edecek [zarar uğratacak] insanların mevcûd olub olmadığını bendeniz bilmeyordum. Bilmediğim içün bu bâbda [konuda] bir mütâla`a [düşünce] der-miyân edemem [ileri süremem]. Ma`lûm-u `âlîniz [biliyorsunuz ki] bendeniz Edirneli değilim Paşa hazretleri. Edirne'de muhâsara [kuşatma] zamânında bulundum. Ve mecrûhen [yaralı olarak] bulundum. Ahâlî ile temâs etmedim ki iyisi kimdir, fenâsı kimdir bileyim. Yalnız bildiğim bir kaç nâmûslular var ki onlar da yatdığım hastahânede müte`ahhid idiler. Ta`ahhüdleri dolayısıyla gelüb gidiyorlardı. Bulgarlar Edirne'ye girdikleri vakit Bulgar zulmüne, şenâ'atına [kötülüklerine] karşı onlar gerek zâbıtânımızın [subaylarımızı] ve gerekse etıbbâ-yı <169Sl> `askerîyenin [askerî doktorların] `â'ilelerini evlerini muhâfaza etdiler. O vakit anladım ki bu adamlar gâyet nâmûslu ve iyi bir `Osmanlıdırlar. Çünki Bulgar bayrağı asılmış; bir çok insanlar, bir çok Hıristiyan vatandaşlarımız Bulgarlardan ziyâde İslâm `ırzına, nâmûsuna saldırıyorlardı. Fakat bu tanıdığım adamların hiç birisi böyle bir şey' yapmadılar. Ve ben bildiğimi o zamân gitdim, vâlî beye söyledim. Onun hakîkaten haksızlık yapub yapmadığını ancak Polis Müdîri bilür Paşa hazretleri. Çünki inzibâtla [emniyetle] hiç meşgûl olmadım Paşa hazretleri.

Re'îs- Paşa hazretlerine cevâb veriniz.

A`zâ Mîrlivâ' Zekî Paşa- Bu mu`âmelenin [işin] yolsuz olub olmadığını anlamak içün size parlak bir misâl [örnek]: Erbâb-ı nâmûsdan [namuslu olduğunu] bildiğiniz zevâtın [kişilerin] tehcîrine teşebbüs olunmuş [girişilmiş].

`Abdulganî Bey- Efendim ona teşebbüs edildiğini de bilmeyorum Paşa hazretleri. Noksân söylemişim. Diğerlerinin gelüb bana söylemesi ve benim de vâlîye mürâca`atımdan `ibâretdir. Ondan sonra zâten tehcîr vâki` olmadı [gerçekleşmedi] Paşa hazretleri. `Acabâ benim söylediğim iki kişi içün mi hepsi kaldı? Onu bilmeyorum.

Zekî Paşa- Ya`nî size tehcîr mu`âmelesini [işini] gayr-ı ma`kûl [akla aykırı] göstermek, makbûl [hoş] göstermemek içün şu mu`âmele kâfî [yeterli] değil midir?

`Abdulganî Bey- Bendeniz içün mi Paşam? Bendenizce bu mu`âmele kâfî değildir. O iki kişi zâten gitmemişdir.

Zekî Paşa- Erbâb-ı nâmûsdan [namuslu insanlardan] iki kişi...

`Abdulganî Bey- Evet efendim.

Zekî Paşa- Erbâb-ı nâmûsdan olan eşhâsın [şahısların] tehcîrine teşebbüs olunması haksız bir mu`âmeledir [iştir].

`Abdulganî Bey- İhtimâldir Paşam.

Zekî Paşa- Mâdem haksız bir mu`âmeledir. Haksız olduğu içün iki kişi hakkında da haksız olabilür. Binâ'en-`aleyh cem`iyetiniz, bu gibi hükûmetin gayr-ı kânûnî [kanunsuz] olan mu`âmelâtını [işleri] ya ihtâr [uyarmak] sûretiyle veyâhûd bilmem ne sûretiyle redd edebilirdi.

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri bir kerre Edirne'de tehcîr `umûmî [genel] değildir. Edirne'yi diğer vilâyetlerden tefrîk buyurmanızı [ayırt etmenizi] ricâ ederim. Tehcîr gâyet husûsîdir [özeldir] ve sonra hükûmet bir tehcîr kânûnu yapmışdır. Demek ki merkez-i hükûmet, vükelâ [bakanlar] bunu tasvîb etmiş [onaylamış] ve niçün tasvîb etmiş olduğunu Edirne İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti düşünmez ve düşünemez, Paşa hazretleri. Ma`lûm-u `âlîleridir [biliyorsunuz] ki bizim programımız mûcibince [gereğince] oradaki hey'et-i merkezîyeler ancak oranın intihâbâtıyla [seçimleriyle] ve bu gibi ufak, tefek umûr-u âdîye [adî işler] ile iştigâl edebilir. Gerek tahsîlleri, ve gerek görgüleri ancak buna müsâ`iddir [uygundur] Paşa hazretleri. Sonra hükûmet-i merkezîyenin yapmış olduğu bir kânûnun iyi olub olmadığını görecek seviye-yi irfânda [derecede bilgiye sahibi] adam, içlerinde pek azdır Paşa hazretleri. Değil yalnız Edirne vilâyeti hey'et-i merkezîyesinde, bütün vilâyetlerde bunu takdîr edecek [değerlendirecek] insanlar azdır. Bu, bizim takdîrimize <170Sa> kalırsa memleket anarşiye gider. Paşa hazretleri bu kânûnların kötülüğünü en ziyâde Meclis-i Meb`ûsân şey' etmeli, onlar, ayırmalı, onlar iyidir; demeli, onlar kötüdür; demeli.

Re'îs- Bu tehcîr edilenler, öteye beriye gidenler hakkında ma`lûmât [bilgi] alınıyor mu idi?

`Abdulganî Bey- Akrabâlarına mektûblar geliyormuş. İşidiyordum.

Re'îs - Ba`zıları öldürülmüş; deniliyor.

`Abdulganî Bey- Bizim vilâyetde mi Paşa hazretleri?

Re'îs- Evet.

`Abdulganî Bey- Hayır Paşa hazretleri. Hiç bir kimseye tokat bile vurulmamışdır.

Re'îs - Vilâyet dâhilinde değil, gitdikleri yerlerde.

`Abdulganî Bey- Bilmiyorum Paşa hazretleri. Bizim vilâyetden öldürülmüş kimse yok. Hepsi de `avdet etmişdir [dönmüştür].

Re'îs- Bunların terk etdikleri emvâl [mülkler] nehb ve gâret [yağma] edilmiş veyâ sû'-i isti`mâle uğratılmış. Bunları biliyor musunuz?

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri bizim vilâyetde hiç bir emvâl [mülk] nehb gâret [yağma] edilmemişdir. Defterdâr, re'îs olmak üzere bir takım me'mûrîn-i adliyeden [adliye memurlarından] ve jandarmadan polisden ve vilâyetin diğer me'mûrîninden mürekkeb [oluşan] bir komisyon yapmışlar. Tehcîr edilen Ermenilerin emlâkini mühürlemişler ve sonra sebt-i defter etdiler [deftere geçirdiler], götürdüler. Harâc mezâd ederek [açık artırma ile] satdılar. Ve nâmlarına kayd ederek Hazîneye yatırdılar. Bugün `avdet edenler [dönenler] hep pâralarını alıyorlar Paşa hazretleri. Bizim vilâyetimizde böyle ne sû'-i isti`mâlât ve ne de nehb ve gâret [yağma] vâki` olmamışdır [gerçekleşmemiştir]. Bendeniz işitmedim. Yalnız bendeniz değil, Edirne vilâyetinde kimse işitmemişdir.

Re'îs- Fakat bu satılan eşyâ'ların bir çokları me'mûrîn [memurlar] tarafından takdîr olunan [belirlenen] dûn [düşük] bedeller ile alınmış olduğunu söyleyorlar.

`Abdulganî Bey- Hayır Paşa hazretleri. Zannetmem ki me'mûrîn eşyâ' almış olsun. Her sınıf-ı ahâlî eşyâ' aldı. Hattâ orada kalan Ermeniler de eşyâ' aldı Paşa hazretleri; çünki `alenen ve müzâyede [açık artırma] ile Rüstem Paşa Hanında ve İki Kapulu Handa satılıyordu.

Re'îs- Öyle satılanlar da olmakla berâber bir çok eşyâ' da dediğim gibi alınmış diyorlar.

`Abdulganî Bey- Ne gibi Paşa hazretleri? Böyle fi'ât [fiyat] takdîriyle [belirlenmesiyle] mi?

Re'îs- Evet takdîr olunan fi'âtlarla.

`Abdulganî Bey- Bilmiyorum Paşa hazretleri.

Re'îs- Bir mağaza eşyâ'sı veyâ bir hâne eşyâ'sı böyle ufak bedellerle verilmiş.

`Abdulganî Bey- Bilmiyorum Paşa hazretleri ve zannetmiyorum. Onu en ziyâde defterdâr bilir. Çünki komisyonun re'îsi idi.

Re'îs- Sizin içün fevka'l-`âde [olağanüstü] nüfûz [itibara] sâhibi idi. Şu`âbât-ı devletin [devlet şubelerinin] her birinde icrâ'-yı te'sîr yapardı [etkiliydi]; diyorlar. Sahîh [gerçek] mi? <170Sl>

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri bendenizin ne gibi nüfûzum olabilir? Ne gibi fevka'l-`âde nüfûz [olağanüstü etki] sâhibi olabilirim?

Re'îs- Ba`z-ı yüksek makâmâtdan [makamlardan] telakkî etdiğiniz kuvvet ile.

`Abdulganî Bey - Hayır Paşa hazretleri. Bunu iddi`â edenler gelirler; mahkeme-yi alîyenizde [yüce mahkemeniz] söylerler. Bendenizin Edirne vilâyetinde bulunduğum zamân orada bulunan bütün me'mûrîni [memurları] buraya çağırır ve kendilerine sorarsınız. Ne bir nüfûz, ne bir te'sîr yapmış ve ne de gayr-ı kânûnî bir hareketde bulunmuşumdur. Ne de şunu şuradan kaldırın, buraya koyun demişimdir. Kırk senelik hayâtımın pek nâmûskârâne [namuslu bir kişiye yakışırcasına] olduğunu görmekle iftihâr ederim [övünürüm]. Paşa hazretleri bendeniz müddet-i hayâtımda vazîfemden başka hiç bir şey'e karışmış bir adam değilim ve bunu, ricâ ederim, jandarma neferinden tutunuz da vâlîye kadar buraya getiriniz ve her hangisi söylerse ki benim vazîfeme şu kadar müdâhale etdi; o vakit, istediğiniz gibi yalancı bir insân sıfatı ile muhâkeme ediniz Paşa hazretleri.

Re'îs- Şu`benizde mukayyed [kayıtlı] olanlardan ve sâ'ir husûsâtdan [işlerden] ne kadar vâridât [gelir] hâsıl oluyordu [meydana geliyordu]?

`Abdulganî Bey- Paşa hazretleri bidâyetde [ilk önceleri], zannediyorum, mâhîye [aylık] beş altı bin guruş kadar oluyordu. Sonra seferberlik üzerine gitdikce tenâkus etdi [azaldı]. Bizim defterlerimiz kâmilen [tamamen] Edirne'de hükûmetdedir. Kim bir pâra vermiş ise orada mukayyeddir [kayıtlıdır]. Ve hepsinin dib koçanı vardır. Defterler pek muntazamdır [düzenlidir]. Eğer ârzû buyurursanız telgraf vererek buraya getirtir ve görürsünüz. Tabî`î hâtırımda kalmaz Paşa hazretleri.

Re'îs- Bu vâridâtın [gelirin] ne kadarını merkeze gönderirdiniz?

`Abdulganî Bey- Nizâmnâme [tüzük] mûcibince [gereğince] biz kendi kulübümüzü idâre etdikden sonra kalan vâridâtın rub`unu [dörtte birini] merkeze gönderirdik. Eğer o rub`dan fazla pâramız olursa sene nihâyetinde bildiririz. Şu kadar fazla pâramız vardır; deriz ve ihtiyât akçesi olarak [ilerisi için] saklarız. Eğer vâridâtımız yetişmezse hiç göndermeyiz.

Re'îs- Demek hâsılât-ı sâfîyeden [masraf çıktıktan sonraki net kazançtan] veriyorsunuz.

`Abdulganî Bey- Evvelâ kendi kulübümüzün masrafı çıkacak, mütebâkîsinin [kalanın] rub`unu [dörtte birini] göndereceğiz. Nizâmnâmemiz [tüzüğümüz] böyledir. Ve öteden beri kâ`idemiz [usulümüz] de budur.

Re'îs- Müfettiş olmak i`tibâriyle mülhakâta [merkeze bağlı yerlere] da çıkar mı idiniz?

`Abdulganî Bey- Bendeniz Edirne'de kâtib-i mes'ûllük [parti sekreterliği] vazîfesini yapıyordum. Bunun vezâ'ifi [vazifeleri] de nizâmnâmemizde musarrahdır [açıktır]. Edirne'nin istilâ'ya uğraması i`tibâriyle bendeniz dâ'imâ merkezde, Edirne'de bulunuyordum. Ve orada kaldım. Kâtib-i mes'ûl [parti sekreteri] vazîfesini yapıyordum. En ziyâde merkezde bulunuyordum. Zâten ben sakat bir adam olduğumdan teftîşâtda [denetlemelerde] bulunamıyordum. Bendeniz sakatım. Hayvana binemem. Onun içün Anadolu'da falan teftîşât yapamadığım içün yalnız Rumeli'de, Edirne'de kaldım.

Re'îs- İstanbul'da bulunduğunuz vakit Merkez-i `Umûmîye devâm eder mi idiniz? <171Sa>

`Abdulganî Bey- Müfettiş olmak i`tibâriyle İstanbul'da Merkez-i `Umûmîde kalacakdım. Ve nizâmnâme [tüzük] mûcibince [gereğince] teftîşâta [denetlemeye] lüzûm gösterilecek yerlere sevk edeceklerdi. Diğer mâliye ve mülkiye müfettişleri gibi orada bir oda var, orada oturacakdım. Meselâ şurada bir sû'-i isti`mâl yapılmış. Yâhûd falân kâtib-i mes'ûlün [parti sekreterinin] hesâbına bakılacak, böyle olacak, git hesâba bak; diye bir teftîş îcâb etdiği zamân gidilecek. Fakat bendeniz hiç bir zamân gelemedim ve gidemedim. Dâ'imâ Edirne'de kaldım.

Re'îs- Peki gidiniz (`Abdulganî Bey götürülür) Eskişehir İttihâd ve Terakkî Kâtib-i Mes'ûlü [parti sekreteri] Zühdî Beyi getiriniz.

(Zühdî Bey getirilir)

Re'îs- Zühdî Bey İttihâd ve Terakkîye ne zamân intisâb etdiniz [üye oldunuz]?

Zühdî Bey- Paşa hazretleri 323 senesinde.

Re'îs- İnkılâbdan evvel mi? Tekrâr ediniz.

Zühdî Bey- Evet.

Re'îs- Nerede intisâb etdiniz [üye oldunuz]?

Zühdî Bey- Siroz'da efendim.

Re'îs- Eskişehir İttihâd ve Terakkî kâtib-i mes'ûllüğüne [parti sekreterliğine] ne vakit ta`yîn olundunuz?

Zühdî Bey- 333 senesinde efendim.

Re'îs- Orada mı ikâmet ediyor idiniz?

Zühdî Bey- Evet Paşam.

Re'îs- Kâtib-i mes'ûlün [parti sekreterinin] vazîfesini hulâsatan [kısaca] söyler misiniz?

Zühdî Bey- Kâtib-i mes'ûlün vazîfesi; a`zâ-yı cem`iyetle [cemiyet üyeleriyle] dâ'imâ temâsda bulunmak, Merkez-i `Umûmînin ora cem`iyetinin ve oranın vaz`iyeti tarz-ı sa`î ve fa`âliyeti [çalışma ve faaliyet şekli] hakkında rapor tanzîm etmek [düzenlemek]; mülhakâta [merkeze bağlı yerlere] çıkarmak, orada teşkîlâta nezâret etmek, onları tenvîr ve irşâd eylemek [aydınlatmak ve bilgilendirmek] gibi vezâ'ifle [vazifelerle] iştigâl etmekdir.

Re'îs- O şu`beleri cem` etmek müzâkereleri [toplantıları] tanzîm [düzenlemek] ve idâre etmek kâtib-i mes'ûle [parti sekreterine] mi `â'iddir?

Zühdî Bey- Hayır Paşa hazretleri. Bizim mülhakâtda [merkeze bağlı yerlede] falan kulüblerimiz yokdur.

Re'îs- Merkezdeki hey'eti siz mi toplar, idâre edersiniz?

Zühdî Bey- Evet Paşam.

Re'îs- Eskişehir'de tehcîr yapıldı mı?

Zühdî Bey- Yapılmış, fakat bendenizin haberim yok Paşa hazretleri.

Re'îs- Siz bulunmadınız mı?

Zühdî Bey- Hayır.

Re'îs- Âsârını [alâmetlerini] görmediniz mi, işitmediniz mi?

Zühdî Bey- Ne gibi Paşa hazretleri?

Re'îs- Ya`nî tehcîrden şöyle olmuş, böyle olmuş, böyle gitmiş, ba`zıları öldürülmüş, bazılarına işkence yapılmış, emvâlleri [mülkleri] gasb edilmiş. Böyle şey'ler işitmediniz mi? <171Sl>

Zühdî Bey- Bunlardan hiç bir ma`lûmâtım [bilgim] yok Paşa hazretleri.

Re'îs- Eskişehir'de vâki` olmamış [gerçekleşmemiş] mı?

Zühdî Bey- Olmamış Paşa hazretleri.

Re'îs- Emvâl-i metrûke [terkedilmiş olan mülklere] hakkında yapılan mu`âmelâta [işlemlerden] muttali` olmadınız mı [haberiniz yok muydu]?

Zühdî Bey- Emvâl-i metrûkenin [terkedilmiş olan mülklerin] mu`âmelâtına husûsî [özel] bir komisyon bakıyordu. Onun içün meşgûl olmadım.

Re'îs- Eskişehir kâtib-i mes'ûllüğünden [parti sekreterliğinden] evvel bir vazîfeniz var mı idi?

Zühdî Bey-



Copyright © 2011-2018 Taner Akçam: www.armenocide.net A Documentation of the Armenian Genocide in World War I. All rights reserved