1919-06-24-TR-001
Türk :: tr
Home: www.armenocide.net
Link: http://www.armenocide.net/armenocide/armgende.nsf/$$AllDocs/1919-06-24-TR-001
Source: TR/Takvîm-i Vekâyi /
Edition: Dîvan-ı Harb-i Örfi Zabıtları
Source First Published: 07/09/1919
Last updated: 03/23/2012


Savaş Dönemi Hükümet Üyeleri Davası: Beşinci Oturum

3593.doc



1

8 Mart Sene 335 Târîhli İrâde-i Senîye-i Hazret-i Pâdişâhîye İktirân Eden Karârnâme ile Müteşekkil

DÎVÂN-I HARB-İ `ÖRFÎ

Muhâkemâtı Zabıt Cerîdesi

Re'îs: Ferîk Mustafâ Nâzım Paşa

A`zâ: Mîrlivâ' Zekî Paşa, Mîrlivâ' Mustafâ Paşa, Mîrlivâ' Nâzım Paşa,

Mîralay Receb Ferdî Bey

Müdde`î-i `Umûmî [savcı]: Mu`âvinlerden Reşâd Bey

BEŞİNCİ MUHÂKEME

Salı: 24 Hazîrân 1335

Vicâhen [yüzlerine karşı] Muhâkemeleri İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: Esbak [eski] Şeyhü'l-islâm Mûsâ Kâzım Efendi, esbak Şeyhü'l-islâm Es`ad Efendi, esbak [eski] Â`yân Re'îsi Rif`at Bey, esbak Posta ve Telgraf ve Telefon Nâzırı Hüseyin Hâşim Bey,

Gıyâben [kendileri olmaksızın] Muhâkemeleri İcrâ' Edilen [yürütülen] Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: Sadr-ı esbak [eski sadrazam] Tala`at Paşa, esbak [eski] Harbîye Nâzırı Enver Efendi, esbak Bahrîye Nâzırı Cemâl Efendi, esbak Ma`ârif Nâzırı Doktor Nâzım Bey, esbak Mâlîye Nâzırı Câvîd Bey, esbak [eski] Posta ve Telgraf ve Telefon Nâzırı Oskan Efendi, esbak [eski] Ticâret ve Zirâ`at Nâzırı Süleymân El-Bûstânî Efendi, esbak Ticâret ve Zirâ`at Nâzırı Mustafâ Şeref Bey

--------------------

Birinci Celse

Dakîka Sâ`at

00 3

Rif`at Bey- Geçen celselerden birinde Meclis-i A`yân'da mehâkim-i şer`îyenin [şerîyye mahkemelerinin] `Adlîye'ye rabtı [bağlanması] kânûnu müzâkere edilirken makâm-ı riyâsetden [başkanlık makamından] bu mes'ele hakkında Mûsâ Kâzım Efendi hazretlerine bir su'âl îrâd olunub olunmadığı [sorulup sorulmadığı] sorulmuşdu. Bendeniz bunu, a`yândan biri tarafından îrâd edilmiş [sorulmuş] olmak üzere telakkî [kabul] etdim. Bi'l-âhare Takvîm-i Vekâyi`de gördüm ki o müzâkerede riyâsetde [başkanlıkta] ben bulunmuşum ve o su'âli bendeniz sormuşum gibi taraf-ı `âlînizden îrâd-ı su'âl buyurulmuş [soru sorulmuş]. Hâlbuki zabıtlara nazaran bu su'âl makâm-ı riyâsetden îrâd olunmamışdır. A`zâdan ba`zılarının i`tirâzen vukû` bulan [karşı çıkmaları sonucunda gerçekleşen] mütâla`aları [incelemeleri] üzerine a`yândan bir zât tarafından îrâd olunmuşdur [sorulmuş]. Hattâ o celsede bendeniz riyâset de etmemişim.

Re'îs- Nâm-ı `âlînize olarak söylenilmemiş. A`zâdan ba`zılarının su'âli üzerine riyâset tarafından istîzâh edilmiş [açıklama istenmiş]; diye sorulmuşdu.

Rif`at Bey- A`zâ kendileri su'âl ederler. <177Sl>

Re'îs- Pek a`lâ. Mûsâ Kâzım Efendi hazretleri! Müddet-i medîde [uzun zaman] Evkâf Nezâretini de `uhde-yi `âlînizde cem` etmiş [sorumluluğunuz altına toplamış] olduğunuzdan harem-i şerîf-i nebevîde [Kabe‘de] hürmetsizlikler vukû`a getirilmiş ve Hücre-yi Sa`âdetden [Hz. Muhammed'in makamından] ba`z-ı emânâtın kaldırılmış olduğu rivâyet edilmekde bulunduğu cihetle bunlar hakkındaki ma`lûmât ve teşebbüsâtınızı beyân buyurunuz.

Mûsâ Kâzım Efendi- Efendim, Evkâf Nezâretinde bi'l-vekâle [bakanlıkla] îfâ-yı vazîfe etdim [görev yaptım] ve bizim bu vazîfeyi îfâ etdiğimiz sırada harem-ı şerîfde ne gibi yolsuzluklar olduğunu bilmeyorum. Evvelce işitdiğime göre orada bir takım binâlar yıkılmış, sokaklar açılmış, bir çok şey'ler yapılmış. Hattâ ba`z-ı yerleri de İbrâhîm Bey yıkdırmış.

Re'îs- İbrâhîm Bey bir iş içün mi gitmiş?

Mûsâ Kâzım Efendi- İbrâhîm Bey o vakit nâzırdı. Orada, <178Sa> yıkılan yerlerden mâ`adâ [başka] kendisince münâsib olan yerleri de yıkdırmış. Sonra İbrâhîm Bey İstanbul'a `avdet etmeden [dönmeden] yolda iken Sa`îd Halîm Paşa isti`fâ etmiş, yerine Tala`at Paşa kabinesi gelmişdi ki biz de o vakit Evkâf Nâzırı Vekîli olduk. O zamâna kadar tahrîbât, yıkıntı ne varsa hepsi bitmişdi. Sonra Medîne-yi Münevvere tehlike altında bulunuyordu ve `urbân [çöl Arapları/Bedeviler] da her tarafdan hücûm ediyordu. Orada bulunan emânât-ı mukaddesenin [kutsal emanetlerin] buraya getirilmesi tensîb olunmuş [uygun görülmüş]. Zannediyorum, o da yine İbrâhîm Bey tarafından tensîb olunmuşdu. Hâtırımda öyle kalmış. Haber geldi ki emânât geliyor. Gelsün, dedik. Geldi. Bendeniz o vakit vekîl bulunuyordum. Emânetler içün lâzım gelen teşebbüsât [girişimler] yapıldı. Topkapu Sarayında mahall-i mahsûsuna [özel yerine] vedî`a kılındı [emanet edildi], orada muhâfaza olundu. Sonra gitdik açdık. Harem-i Şerîf Şeyhi Ziver Bey de geldi. Onun ve vükelânın [bakanların] ve Mâbeyn-i Hümâyûndan [saraydan] ba`z-ı zevâtın [kişilerin] huzûruyla o emânetler açıldı. Defterler mukâbele edildi [karşılıklı okundu]. Bir defter de oradan gelmişdi. Oradan gelen defterle buradaki defter de mukâbele edildi [karşılaştırıldı] eşyâ' birer birer bakıldı, sayıldı, yeniden yazıldı. Sonra içlerinde muhtâc-ı ta`mîr olanlar vardı. Emânât-ı mukaddese [kutsal emanetler] içinde fersûdelenmiş [eskimiş], kirlenmiş, paslanmış bir çok mücevherât [mücevherler] vardı. Onların da ta`mîri münâsib olur; dedik. Onlar da ta`mîr olundu, güzelce yapıldı. Yine yerlerine konuldu ve ta`mîrde orada yapıldı, yerinden çıkarılmadı. Ustalar geldiler, orada çalışdılar. Sonra `İzzet Bey zamânında öyle bir şey'ler söylemişler. Ba`z-ı emânât [emanetler] zâyi` [kayıp] olmuş; diye bir şey' işitilmiş. Zannederim Meclis-i Meb`ûsân'da da birisi bir takrîr [önerge] mi vermiş ne yapmış? Onun üzerine `İzzet Bey, gelsün de onun huzûruyla açalım, bakalım zâyi`ât [kaybolan] var mı yok mu? diye bize haber göndermişdi. Onun huzûruyla toplanalım, bakalım, aslı var mı? Böyle rivâyetler vâki` oluyor; diye bize bir tezkere geldi. Biz de gitdik, bir komisyon yapıldı. O komisyon ma`rifetiyle tekrâr mu`âyene edildi ve eşyâ'-yı mübâreke [kutsal eşyalar] tabî`î noksân çıkmadı. Ne noksân ve ne de zâ'id [fazla], oradan geldiği gibi zuhûr etdi [meydana çıktı]. Tekrârına yazıldı. Onun üzerine mes'ele bitdi. Ya`nî onun bir erâcîfden [uydurma sözlerden] `ibâret olduğu anlaşılıyor. Zâyi` olmuş, şöyle imiş, böyle gitmiş gibi sözlerin erâcîfden `ibâret olduğu anlaşıldı.

Re'îs- Oradan muvazzaf me'mûrîn de [görevli memurlar da] var mı idi?

Mûsâ Kâzım Efendi- Nereden efendim?

Re'îs - Harem-i şerîfden?

Mûsâ Kâzım Efendi - Harem-i şerîfden beş on kadar ağalar da vardı. Şeyhü'l-haremle [Osmanlı‘da Medine ve civarını korumakla görevli olan kişiyle] berâber onlar da gelmişdi.

Re'îs- Mu`âyenede [yoklamada] onlar da bulunuyorlar mı idi?

Mûsâ Kâzım Efendi - Efendim onlar da bulunuyorlardı.

Re'îs - Cem`iyetin `ilmî ve dînî şu`besini idâre etdiğinizi ve bu husûsu tâmâmî-yi îfâ'ya [tamamlamak için] hasr-ı vücûd eylediğinizi [emek harcadığınızı-zaman ayırdığınızı] ifâde buyurmuşdunuz. Akvâm-ı İslâmîye [Müslümanlar] arasında âheng ve vifâkın [düzen ve uyumun] te'mîni ya`nî uhuvvet-i İslâmîyenin [Müslümanlarının kardeşliğinin] idâmesi [sürmesi] her husûsda dînî ve mezhebî ba`z-ı ihtilâfâtın [ayrılıkların] ahsen-ı tarîk [en güzel yol] ile ref`ine [ortadan kaldırılmasına] <178Sl> çalışılması îcâb ederken cem`iyet tarafından tertîb edilen [düzenlenen] ba`z-ı mev`izelerde [dinî öğütlerde] ve bâ-husûs [özellikle] Şeyh `Abdullâh Efendinin neşr eylediği [yayınladığı] Kavm-i cedîd kitâbü'l-mevâ`iz nâm [isimli] eserinde akvâm-ı İslâmîye [Müslümanlar] arasında nifâkı mûcib [ayrılığı gerektiren] ve hiç bir vechile [şekilde] bahsi hâ'iz [önemli] olmayan mebâhis ve mesâ'ilin [konular ve meselelerin] bulunması üzerine ne yapdınız?

Mûsâ Kâzım Efendi- Efendim Şeyh Efgânî Rumeli muhârebesini müte`âkib [ardından] Edirne taraflarından buraya gelmiş. Zannederim; o Edirne taraflarında falân ikâmet ediyormuş. Oralar istilâ' altına alınınca çoluğu, çocuğu almış buraya gelmiş. Bir yerde, bilmem nerede oturuyormuş. Bir ramazân idi, Ayasofya câmi`inde Efgânî bir hoca va`z ediyor; dediler. İşte şöyle va`z ediyor, böyle va`z ediyor; diye bir takım şey'ler söylediler. Kendi kendine bir takım ahkâm [hükümler] çıkarıyor. Bunu bir kerre görseniz, dinleseniz; dediler. Hâlbuki ben o vakit ramazânda râhatsızdım, evimde oturuyordum. Câmi`lere gidüb de öyle uzun uzadıya gezmek iktidârını hâ'iz [gücüne sahip] değildim. Bir gün gitdim, bakdım hakîkaten bir cemm-i gafîr [kalabalık] ayakda başına toplanmış. Merâk etdim. Bakayım ne dürlü, ne söyleyor; dedim. Gitdim: Bir galebelik [kalabalık], bir cemm-i gafîr oraya toplanmış, kürsüye çıkmış, ayakda bir takım şey'ler söyleyor. Kâh söyleyor, kâh bağırıyor, inliyor, bir şey'ler bağırıyor. Elinde bir kitâb var. O kitâbdan bir şey'ler okuyor. Dikkat etdim, bakdım, Buhârî-yi Şerîf okuyor. Bir hadîs okuyor. Ona bir ma`nâ veriyor. Buhârîden bir hadîs okuyor. Sonra o hadîse ma`nâ veriyor. Evet, ma`nâda bir fesâd [yanlışlık] yok, güzel ma`nâ veriyor. Fakat onu îzâh ederken ba`zen saçmalayor. Bırakdım, gitdim. Sordular: Bu adamın va`zını nasıl buldunuz? dediler. Bu adamın va`zı fenâ değil. Fakat bu adam söylemeyi bilmeyor. Benim gördüğüm va`zda bir hadîs üzerine bahs ediyordu. Fakat bu adam söylemeyi bilmeyor. `İlmi var; fakat söylemeyi bilmeyor. Bir takım saçma, sapan şey'ler söyleyor. Hoşuma gitmedi, bırakdım, dedim. Sonra, kitâb yazmış; dediler. Kitâbını da görmedim. Ma`lûm-u `âlîniz [biliyorsunuz ki] bu gibi vazîfeler hükûmete `â'iddir. Makâm-ı Meşîhatda [Şeyhülislamlık makamında] bulunacak zât, bunu tahkîk ve tedkîk edecekdi. Eğer dâ`îniz [duacınız] o zamân makâm-ı Meşîhatda bulunsaydım bunu ta`kîb ederdim, o zamân îcâbına bakardım. Tabî`î hasta dahi olsam bir îcâbına bakılırdı. Fakat o sırada ben gayr-ı resmî [resmî bir görevi olamayan] bir adam idim. Hattâ gördüğüm gün, `arz etdiğim gibi, okuduğu hadîs doğru, îzâhâtında ba`z-ı hatâlar var. Lisânı fenâ olduğundan - ben öyle zannetdim - îzâhâtında hatâlar vardı. Fakat hatâ ne idi? Onu unutdum. Vakit geçdi. İşte o zamân sorulduğu zamân öyle söylemişdim. Bu adam anlamayor; değil. Bu hadîsleri iyi anlayor ve iyi hadîsler intihâb ediyor. Fakat söylemeği bilmeyor. Îzâhât vereyim; derken kendini göstermek isteyor. Bir müctehid [büyük bir din alimi] kafasıyla kendini göstermek isteyor. Binâ'en-`aleyh hatâ ediyordu. Şimdi hâtırımda kalan bu. Gayr-ı resmî bir adam ne yapabilir? O kadar. Çünki yed-i iktidârımda [yetkim altında] değil. Sonra Kavm-i cedîd nâmında bir kitâb yazmış. Onu görmedim. Öyle bir şey' işitdik. <179Sa>

Re'îs- Bu mev`izeler [dinî öğütler] cem`iyet tarafından tertîb olunurmuş [düzenlenirmiş].

Mûsâ Kâzım Efendi- O mev`izeler [dinî öğütlerler] başka efendim. Onların içinde fenâ bir şey' görmedim. O adam tarafından yazılmış mev`ize değil. O adam tarafından yapılmış mev`izeler görmedim. Yalnız dinledim, o kadar. Ayasofya câmi`inde ayakda va`z ediyordu. Kitâbını falân hiç görmedim.

Re'îs - Bundan sonraki su'âller her üçünüze de şâmildir [sorulmuştur]. Cem`iyet me'mûrlarında bir takımının `an`anât ve `âdât-ı `Osmânîyeye ri`âyetsizlik [Osmanlı‘nın usul ve geleneklerine saygısızlıkta] ve `alenen veyâ hafîyen îkâ`-ı cerâ'im ve cinâyât [açıkça ve gizli cinayetler ve suçlarda] ve envâ`-ı irtikâbât ve ihtikârâtda [çeşitli kötülüklerde ve vurgunculukta] bulundukları tevâtüren şâyi` [ağızdan ağıza söylenerek yayılmış] olduğu hâlde bu gibi eşhâsı, efrâdı [şahıs ve fertleri] meyânında [içinde] tutan cem`iyete intisâbınızı [bağlılığınızı] muhâfaza ve temâdî etdirmenizden [sürdürmenizden] maksad ve mecbûriyetiniz ne idi?

Mûsâ Kâzım Efendi- Efendim, `afvınıza mağrûren [güvenerek] bir şey' söyleyeceğim. Bu gibi zevât [kişiler] vardır. Bu gibi zevâtdan dünyâ hâlî değildir. Şimdi elhamdü'l-illâh hepimiz Müslümânız. Müslümânlar içinde dürlü dürlü adamlar vardır. Kâtil de vardır, cânî de vardır. Bunların içinde dürlü dürlü adamlar vardır. Ya`nî fenâ' adamlar çokdur. Kâtil de vardır, cânî de vardır, hırsız da vardır, dînsiz de vardır, her dürlü adamlar vardır. Binâ'en-`aleyh fenâ' adamlar vardır; diye biz bu cem`iyetin içinden çıkalım mı? Ne yapalım? Tabî`î çıkmayız. Bu, herkesin kendi nefsine `â'id şey'lerdir. Bu, bir cem`iyet-i siyâsîye [siyasî bir cemiyet] idi. Bu cem`iyet-i siyâsîyeye milletin kısm-ı a`zamı [büyük bölümünü] iltihâk etdi [içine aldı]. Bu milletin ekserîsi intisâb etdi [katıldı-üye oldu]. Bunu hepimiz biliriz. Ya`nî buna intisâb etmeyen zevât pek az kaldı. Bunu, hepimiz biliriz. Ekseriyet oraya iltihâk etdi. Bu, neden böyle oldu? Onu hepimiz biliyoruz. Herkes hürriyete susamışdı. İyi olacak zannolundu. Hürriyet gelmiş, `adâlet gelmiş, müsâvât [eşitlik] gelmiş, binâ'en-`aleyh millet kurtulmuş; zannı ile ekseriyet buna iltihâk etdi [katıldı]. Ve `arz etdiğim gibi bunun içinde her dürlü adam bulunması da tabî`îdir. Şimdi falân adam böyle yapmış, binâ'en-`aleyh buradan çıkalım; demek de bir mesleksizlikdir [ilkesizliktir]. Biz, bunu bir mesleksizlik zannediyorduk. Ben kendi hesâbıma zannediyordum ki bu gibi şey'ler, evet böyle kötü adamlar vardır. Bunların seyyi'esi [kötülüğü] de kendisine `â'iddir. Orta yerde bir program vardır. Bu program tatbîk edilirse [uygulanırsa] elbette iyi olacakdır. Bu programı tatbîke çalışırız. Muvaffak olursak ne a`lâ, muvaffak olamazsak, ne yapalım, çekilir gideriz. Bu programı da tatbîk edemedik ve olunamadı. O hâlde neye orada durdun? Çıkmalı idin; denilebilir. Evet bizim içün bir medâr-ı tesellî [teselli sebebi] vardı. Çünki buhrân buhrânı vely [takip] ediyordu, buhrân buhrân üzerine geliyordu. Binâ'en-`aleyh programı tatbîke [uygulamaya] vakit kalmayordu. Ya`nî cem`iyetin şahs-ı ma`nevîsi bu programı yalandan ortaya koymuş, bunu tatbîk etmeyecekdir; diye bize kanâ`at gelseydi bir dakîka duranın Allâh belâsını versün. Fakat buhrân buhrânı vely [takip] ediyor. Ma`lûm-u `âlîniz [biliyorsunuz ki] Balkan Muhârebesi, dahâ ondan evvel bir çok gavâ'il [sıkıntılar], ma`at-te'essüf [ne yazık ki] bir muhârebe-yi `umûmîye hepsini bozdu. Muhârebe-yi `umûmîye çıkınca herkes ne yapacağını şaşırdı. Ya`nî meb`ûsân da vazîfesini îfâ edemedi [yerine getiremedi]; a`yân da vazîfesini îfâ edemedi. <179Sl> Bu su'âl-i `âlîniz yalnız burada bulunan zevâta [kişilere] `â'id olmaz. Bütün meb`ûsâna, a`yâna, bütün ricâl-i devlete [devlet adamlarına] `â'id bir şey'dir. Eğer öyle bir su'âle, hakîkaten ma`rûz kalmak lâzım geliyorsa bütün me'mûrîn-i devlet de [devletin memurları da] bundan mes'ûldür [sorumludur]. Siz gördünüz ki bu adamlar bunu yapıyor, neye isti`fâ etmediniz? Su'âli onlara da vârid olur [gelir]. Fakat herkes kendisi içün bir medâr-ı tesellî [teselli sebebi] bulur. Tabî`îdir. Ben kendim içün medâr-ı tesellî olarak bunu söyleyorum. Bu gibi gavâ'il [sıkıntılar], fevka'l-`âde ahvâl [olağan üstü durumlar] her hâlde zâ'il olur [sona erer]. Elbette fenâ'lık yapanlar cezâ'sını görür, iyilik yapanlar maksadına nâ'il olur [ulaşır], i`tikâdında [inancında] bulunuyordum. İşte onun içün cem`iyetde kaldım; mes'ele bundan `ibâretdir.

Re'îs- Deminki teşbîh-ı `âlînizi [benzetmenizi] kabûlde ma`zûrum [özürlüyüm]. Çünki fırkadan çıkmak dîn-i mübîn-i İslâmdan ayrılmağa teşbîh olunamaz.

Mûsâ Kâzım Efendi- Fakat bu, bir misâldir. Maksadım her hey'etin içinde iyisi de vardır, kötüsü de vardır. Kötüden iyiler mes'ûl [sorumlu] olamaz, demekdir.

Re'îs- Fakat o hey'etin içinden çıkmak ma`âz-allâh [Allah korusun] dîn-i mübîn-i İslâmdan çıkmak ile teşbîh olunabilir [benzetilebilir] mi? Hudâ-negerde [Allah göstermesin] İslâmı terk etmek kadar...

Mûsâ Kâzım Efendi- Bu, bir teşbîhdir. Teşbîhde [benzetmede] müşebbeh [benzetilen ile] müşebbehün-bîhin [kendisine benzetilenin] `aynı olmak lâzım gelmez. Ya`nî bu, benzetmekdir.

Re'îs- (Rif`at Beye hitâben) Beyefendi hazretleri bir şey' buyuracaklar mı?

Rif`at Bey- İçine girmedim ki çıkayım.

Hâşim Bey- Efendim, `arz etmişdim ya! Esâsen bendeniz İttihâd ve Terakkî fırka-yı siyâsîyesinin o zamânki programını memleketin idâresi nokta-yı nazarından [görüşünden] mevcûd olan programların ehveni [en zararsızı] bulduğum içün o program dâ'iresinde hareketi kabûl etmiş idim. Ve bulunduğum me'mûriyetlerim hepsinde gerek Defter-i Hâkânî Emânetinde ve gerek Posta Nezâretinde ve ondan evvel Mâlîye Nezâretinde bir çok me'mûriyetlerde, hattâ meşrûtiyetin i`lânından evvel bulunduğum me'mûriyetlerde vazîfesini sû'-i isti`mâl etmiş olanları bilâ-merhâmeten [merhametsiz şekilde] ezmişimdir. Bu, kayden, resmen sâbitdir. Binâ'en-`aleyh öyle vazîfesini sû'-i isti`mâl etmiş olan adamları himâye etmişim, yâhûd hoş görmüşüm. Buna imkân yokdur. Ortada bir program var. Mes'ele o programı tatbîk etmekdir [uygulamaktır]. Yoksa bendeniz bir kulübde ve teşkîlât-ı dâhilîyesinde hiç bir sûretle bulunmadım. Cem`iyetlerin i`lân edilmiş bir takım programları var. Memleketin idâresi hakkındaki programlar. O programlardan İttihâd ve Terâkkî fırka-yı siyâsîyesinin programını o zamânki hâle göre kendi fikrimce muvâfık [uygun] bulmuşdum. O programın sû'-i isti`mâlde bulunduğu yok ki, o program irtişâ'da bulunmayor [rüşvet almıyor], irtikâb etmeyor [kötülük işlemiyor]. O program zulm etmeyor, o program adam öldürmeyor ki o programı beğendiğim hakkındaki kanâ`atim tezelzül etsün [sarsılsın]. Buyurduğunuz cem`iyetin me'mûrları olsa olsa cem`iyetin umûr ve teşkîlât-ı dâhilîyesiyle meşgûl olanlardır. Onların bendenize bir ta`alluku [ilgisi] yok.

Re'î - Bu i`tibârla cem`iyete intisâbınız [bağlılığınız]... <180Sa>

Hâşim Be - Programı kabûl etmek sûretiyledir.

Re'îs- Bu programa ri`âyet olunmadığı [uyulmadığı] tezâhür etdikden [ortaya çıktıktan] sonra...

Hâşim Bey- Programa ri`âyet edecek [uyacak] değil. Program nedir Paşa hazretleri? Program meb`ûsâna `â'id bir programdır. Meb`ûsân o program dâ'iresinde hareket edecekler.

Re'îs - Meb`ûsân ciheti [yönü] başka efendim, program başka. Zât-ı `âlîniz İttihâd ve Terakkî ile teşrîk-i mesâ`î [işbirliği] etdiniz mi?

Hâşim Bey - Kat`îyen ve kâtıbeten [kesinlikle ve asla] hiç bir zamân...

Re'îs - İttihâd ve Terakkî Cem`iyet-i münfesihasının [feshedilmiş cemiyetin] şahs-ı ma`nevîsine `atf ve isnâd olunan cerâ'im-i hamse-yi âtiyeden [aşağıdaki beş suçtan] dolayı bu cem`iyeti temsîl eden Meclis-i `Umûmî ve Merkez-i `Umûmî a`zâları [üyeleri] ithâm olunuyor [suçlanıyor]. Zât-ı `âlîleri de Meclis-i `Umûmîsi a`zâ-yı tabî`îyesinden [doğal üyesinden] bulundukları içün husûsât-ı mebhûsenin [bahsedilmiş olan konuların] fâ`ili olmakla mücrimiyetiniz [suçlu olduğunuz] taleb ediliyor.

Husûsât-ı hamseden [beş konudan] birisi: Burada muhâkemeleri icrâ' edilerek [yürütülerek] tahakkuk eden [meydana çıkan] Trabzon, Boğazlıyan, Yozgad cinâyâtı [cinayetleri] İttihâd ve Terakkî erkânı [ileri gelenleri] tarafından tertîb [düzenlenen] ve me'mûrîn-i hükûmetden [hükümet memurlarından] bir takımları teşrîk [ortak] edilmek sûretiyle icrâ' etdirilmiş olan tehcîr esnâsındaki taktîl [katliam] ve nehb[i] gâret ef`âl-i cinâ'îyesi [yağma va çapulculuk suçları].

İkincisi: Sadr-ı esbak [eski sadrazam] Sa`îd Halîm Paşa'nın harbin bidâyetinde [başında] yalısına Merkez-i `Umûmî a`zâlarını da`vet ederek harbin mazarratlarını [zararlarını] delâ'il-i kâfîye [yeterli deliller] ile irâ'e [gösterip] ve isbât edüb devletin bî-taraf [tarafsız] kalması içün çok çalışdığı hâlde iknâ`a muvaffak olamadığından devletin muhârebe-yi `umûmîyeye iştirâka [katılmaya] mecbûr kaldığını beyân etmesi ve İttihâd ve Terâkkî murahhaslarından [delegelerinden] Rızâ' Beyin Trabzon'da teşkîl olunan [kurulan] çetelerden i`lân-i harbi beklemeksizin Rusya memâliği [memleketleri] dâhiline sevk etdiği eşhâs [şahıslar] vâsıtasıyla tecâvüzâtda [saldırılarda] bulunduğunu i`tirâf eylemesi İttihâd ve Terakkîce harbe iştirâkin [katılmanın] musammem [kesin olarak kararı verilmiş] ve mültezem [gerekli görülmüş] olduğunu göstermesi de devlet umûruna [işlerine] müdâhale edilmiş demek olacağı.

Üçüncüsü: 332 senesi kongresinde İstanbul murahhas-ı mes'ûl [delegesi] Kemâl Beyin kırâ'at olunub [okunup] kemâl-i takdîr [tam bir beğeniyle] ile kabûl edilen i`âşe raporunda musarrahan [açıkça] beyân edildiği vechile [üzere] hükûmetin i`âşe vazîfesine doğrudan doğruya cem`iyetin vaz`-ı yed eylemesi [el koyması] ile teşkîl olunan [kurulan] esnâf cem`iyetleri ve şirketleri ma`rifetleriyle ahâlînin havâyic-i zarûrîyelerini [zorunlu ihtiyaçlarını] taht-ı inhisâra [tekel altına] aldırmak ve servet-i `umûmîyeyi [halkın servetini] eşhâs-ı ma`dûdeye [sayılı şahıslara] ve bir kaç esnâf hey'etlerine intikâl etdirmek [aktarmak] yüzünden milyonlarca `Osmânlıların noksân-ı tagaddîden [beslenme yetersizliğinden] yâ ma`lûl [sakat- hastalıklı] kalmalarına veyâ vefâtlarına sebebiyet verdirilmiş olması.

Dördüncüsü: Esbak [eski] Şeyhü'l-islâm Mûsâ Kâzım Efendi hazretlerinin mehâkim-i şer`îyenin [şerîye mahkemelerinin] `Adlîye Nezâretine nakli müzâkere olunduğu sırada Meclis-i A`yân'da vârid olan [sorulan] bir su'âle cevâben: Benim re'yimi [görüşümü] su'âl etmeyiniz. Bunu fırka böyle isteyor böyle olacak demiş olmaları ve esnâ-yı muhâkemede de tavzîh ve tasdîk eylemeleri [açıklamaları ve onaylamaları] fırkanın devlet umûruna [işlerine] müdâhalesinin derecesini göstermesi. <180Sl>

Beşincisi: Sadr-ı esbak [eski sadrazam] Ahmed `İzzet Paşa hazretlerinin Harbîye Nezâretinden cem`iyetin teklîfâtına [tekliflerini] serfürû etmeyerek [dinlemeyerek] hâsıl olan [ortaya çıkan] ihtilâf [ayrılık] ve müdâhale üzerine ist`fâya mecbûr edilmiş olmalarının ifâdât-ı istintâkîyelerinden [sorgu hakimliğindeki ifadelerinden] anlaşılması.

İşte bu ta`dâd olunan [sayılan] beş mâdde ve tevâtüren şâyi` [ağızdan ağıza söylenerek yayılan] davâ netâyîci [sonuçları] ile te'eyyüd eyleyen [doğruluğu ortaya çıkan] husûsât-ı sâ'ireden [diğer konulardan] umûr-u devletin [devlet işlerinin], vükelâ-yı devletin [devletin bakanlarının] re'y [görüş] ve ictihâdlarıyla [şahsî fikirleriyle] temşîyet edilmesine [yürütülmesine] meydân verilmeyerek bi'l-müdâhale [müdahaleyle] cem`iyetin âmâl ve makâsidine [maksatlarına ve emellerine] göre sevk edilmiş ve netâyîc-i elîme-yi hâzıra [şu anki üzücü sonuçların] vücûde getirilmiş [ortaya çıkmış] olmasına sebeb olanlar meyânında [arasında] bulunduğunuz iddi`â olunuyor. Ne diyeceksiniz?

Mûsâ Kâzım Efendi- Efendim, bu su'âl-i `âlîniz evvelce de îrâd buyuruldu [soruldu].

Re'îs- Evet, şimdi telhîs ederek [özetleyerek] tekrâr soruyoruz.

Mûsâ Kâzım Efendi- Bu, şimdi evvelce îrâd olunan su'âllerin hulâsası [özeti] oluyor efendim. Onlara da cevâblar verilmişdir. Şimdi bendeniz bunu şöyle hulâsa [özet] ediyorum ki İttihâd ve Terakkî'nin Meclis-i `Umûmîsi hükûmet `aleyhinde, hükûmetin icrâ'âtı `aleyhinde karârlar vermiş ve bu karârlar tatbîk edilmiş [uygulamıştır]. Bu yüzden de memleket harâb olmuş ve bu karârların içinde biz de bulunmuşuz. Böyle hulâsa etmek hâtırıma geliyor. Bir kaç celsede de `arz etdiğim vechile [üzere] Meclis-i `Umûmînin bu gibi karârlar ittihâz etdiğine [aldığına] dâ'ir benim ma`lûmâtım [bilgim] yokdur ve bunu `aklen de [akıl olarak da] muhâl [imkansız] görürüm. Çünki; bu karârları Meclis-i `Umûmî verecek. Bu karârlar kimin `aleyhindedir? Hükûmetin `aleyhinde. Hâl bu ki hükûmetin kendisi orada mevcûddur. Dünyâda öyle bir hükûmet tasavvur edilebilir [düşünülebilir] mi ki kendi kendisi `aleyhine bir takım karârlar versün, kendi kuvvetini kendi `aleyhinde isti`mâl etsün [kullansın]? Böyle bir hükûmet tasavvur edemeyorum [düşünemüyorum]. Meclis-i `Umûmînin a`zâ-yı mühimmesi [önemli üyeleri], hep hükûmet erkânıdır [ileri gelenleridir]. Top da ellerinde, tüfenk de ellerinde, süngü de ellerinde, bütün kuvvet ellerinde. Geri kalan a`zâ kim oluyor ki onlar hükûmetin `aleyhinde bir karâr versün, hükûmetin icrâ'âtına müdâhale etsün? Buna büsbütün `aklım ermeyor Paşam. Buna benim `aklım ermeyor, bir dürlü bunu `aklıma sığdıramayorum. Sonra ikincisi, 329 senesinden 332 senesine kadar bu meclisin a`zâsı elli kişiden `ibâret idi. Böyle fenâ karârları zannederim ki elli kişi yapamaz. Elli kişi ile böyle karârlar olamaz. Olsa olsa hafî [gizli] olabilir. Farz edelim ki bir hey'et vardır, mühîn-i vatandır [vatan hainidir], hâ'in-i vatandır. Bunlar memleketde böyle bir takım icrâ'ât-ı le'îme [alçakça işler] meydâna getirmek içün bir yerde toplanıyorlar, karâr veriyorlar. Ve bunu da tatbîk etdiriyorlar [uyguluyorlar]. Ve bu da nihâyet üç kişiden fazla olamaz ve böyle mühim bir cinâyeti nihâyet olsa olsa üç dört kişi müzâkere edebilir. O da birbirinden gâyet emîn, birbirine gâyet i`timâdkâr üç dört kişi. Hattâ dört kişi de olamaz, benim i`tikâdımca [inancıma göre] üç kişiden fazla olamaz. Böyle cinâyât-ı le'îmeyi [alçakça cinayetleri] îkâ` [yapmak] içün elli kişi toplanacak bir yere! Böyle bir cem`iyetin içerisinde `ulemâsı [alimleri], fuzalâsı [erdemli kimseleri], `askeri, şürefâ'sı [şerefli kimseleri] ya`nî her cinsden `anâsır-ı muhtelifesi [değişik unsurları] bulunacak! Böyle karârlar verilecek! Buna benim hiç `aklım ermeyor! Sonra geçende `arz etdiğim vechile [üzere] benim hâlimi <181Sa> görüyorsunuz, ben öyle yerlerde bulunub da uzun uzadıya münâkaşa edecek bir hâlde değilim, sonra benim ne şahsıma, ne tabi`atıma, ne ahlâkıma, ne mesleğime, ne de bulunduğum makâmlara bunların kat`îyen münâsebeti olamaz. Nasıl tasavvur edebilirsiniz [düşünebilirsiniz], nasıl olabilir Paşam? Siz inanır mısınız Paşam? Bu da orada bulundu, böyle karârlar verildi; derlerse, sizin vicdânınıza havâle ediyorum, siz buna inanır mısınız? Benim şahsımdan, benim mesleğimden, benim hâlimden, ahlâkımdan böyle bir şey' umar mısınız? Zannetmem ki umasınız. Binâ'en-`aleyh ben bu gibi su'âllere ma`lûmâtım [bilgim] yokdur; tarzında cevâb vermekden başka bir şey' diyemem ve olamaz; benim ma`lûmâtım olamaz. Çünki olduğu takdîrde ben de kendime `â'id vazîfeyi elbette takdîr ederim. Yazdığım bütün âsâr [eserler] şâhiddir, neşr etdiğim [yayınladığım] âsâr meydândadır. Tenezzülen [alçak gönüllükle], lütfen onları mütâla`a buyurunuz [okuyunuz]. Ben ne kıbâlde [davranışta] bir adamımdır, ben neyi ta`kîb etmişimdir, şimdiye kadar ne meslek ta`kîb etmişimdir? Meydândadır. Ben nasıl giderim de memleketin yanmasına dâ'ir karârlar ittihâzına [alınmasına] iştirâk ederim [katılırım]? Nasıl olur? Ve başka arkadaşlar da iştirâk edemezler. Bunu muhâl [imkansız] göriyorum. Bu, fenâlıklar olmuşdur. Şübhe yok olmuşdur, bunlar olmamış değildir. Bunların fâ`illerini pek a`lâ bulursunuz; hükûmet `âciz değildir. Fâ`illerini pek a`lâ bulur. Ve birer birer teczîye eder [cezalandırır] ve biz de bunu isteriz. Bu fâ`iller kim ise, bunlar bulunsun, bunlar teczîye edilsün [cezalandırılsın], cezâ'-yı sezâlarını [layık oldukları cezayı] bulsunlar, başka bir diyeceğim yok Paşam.

Re'îs- Zât-ı `âlîniz buyurdunuz ki meclisin erkân-ı mühimmesi [önemli adamları] vükelâdır [bakanladır]. Diğerleri kim oluyor ki onlara muhâlefet edebilsün?

Mûsâ Kâzım Efendi- Benim mütâla`am [düşüncem] böyle...

Re'îs- Ma`lûm-u `âlîniz [biliyorsunuz ki], her vakit meclisde büyük zevât [kişiler], erkân-ı vükelâdan [bakanlar] olmaz. O meclisde diğer kabinelerde de vükelâlık etmiş a`zâ da ve sâ'ir mühimm zevât [diğer önemli kişiler] da vardır; binâ'en-`aleyh bir meclisde a`zânın [üyenin] ufağı, büyüğü olmaz, herkes re'yin [oyu] de müstakildir [tektir], değil mi?

Mûsâ Kâzım Efendi- Evet efendim, fakat bu meclis, hükûmetin...

Re'îs- Sonra, zât-ı `âlînizin bu gibi ma`lûmâtı [bilgisi] olmadığı karârları kabûl etmediğinizi beyân buyuruyorsunuz. Hâlbuki sizin gibi zevâtın [kişilerin] o meclise sebeb-i idhâli [girme sebebi], enzâr-ı `umûmîyede [insanların gözünde] meclisin mukarrerâtı [kararları] nâfi` [faydalı] ve devlet ve milletin menâfi`ini [menfaatlarını] düşünür, sûretinde göstermek olduğu içün -devâm buyurulsun, buyurulmasun- sizin orada bulunmanız herkesin kalbine itmînân [güven] verecek bir şekil telakkî [kabul] edilir.

Mûsâ Kâzım Efendi- Orasını bilmem, ben kendi fikrimi, ictihâdımı [şahsî görüşümü] `arz etdim.

Re'îs- Ya`nî zât-ı `âlîlerinin bu a`zâlığı kabûl buyurmaları o meclisi enzâr-ı `umûmîyede [insanların gözünde] bütün `Osmânlılar nezdinde [gözünde] tezkiye [aklama] demekdir. Şu i`tibârla bu gibi fenâlıkları haber aldıkca devâm buyurulmaması, isti`fâ buyurulması dahâ muvâfık [uygun] olacakdı.

Mûsâ Kâzım Efendi- Efendim, hiç öyle bir fenâlık işitmedim ki... <181Sl> Ben diyorum ya, öyle bir şey' müzâkere edilemez; çünki neden bahs olunacağına dâ'ir nizâmnâme-yi mahsûsu [özel bir tüzük] var. Hulâsa [özetle], bu, kongre içün bir takım şey'ler ihzâr edecek görüdğümüz, bildiğimiz şey' bu. Oraya gelinüb de münâsebetsiz karârlar ittihâz edilmesine [almasına], vallâhi, `aklım ermeyor.

Re'îs- Şimdi ta`dâd etdiğimiz [saydığımız] bu beş mâdde ile sâ'ir husûsâtdan [diğer konulardan] da cem`iyetin hükûmetin işine müdâhale etdiği ve binâ'en-`aleyh hükûmetin şekl-i kânûnîsinin [kanunun belirttiği şeklini] tagyîr olunduğu [değiştirip bozduğu] iddi`â ediliyor. Cerâ'imin [suçların] yegân yegân [teker teker] fâ`illerini aramak, bulmak başka mes'eledir. Asıl hakk-ı `âlîlerinde [haklarında] iddi`â olunan cürm [suç], şu beş mâddeden ve sâ'ir husûsâtdan anlaşıldığına göre, İttihâd ve Terakkî Meclis-i `Umûmîsi ve Merkez-i `Umûmîsi a`zâları hükûmet işine müdâhale etmiş ve şekl-i hükûmeti [hükümetin yönetim şeklini] tagyîr etmiş [değiştirip bozmuş] diye vâki` olan iddi`âdır.

Mûsâ Kâzım Efendi- Doğru efendim. Ben de `arz ediyorum ki bir kerre, erkân-ı hükûmet [hükümetin ilerigelenleri] orada mevcûd bulunmuş olduğu hâlde nasıl oluyor da, bu hükûmet oraya giderek kendi `aleyhine bir takım adamlarla karâr veriyor? Buna `aklım ermeyor, Paşam. `Acabâ böyle bir şey' olur mu? diye düşünüyorum. Sonra da nasıl olur, herkes deli midir? diyorum. Benim böyle şey'lerden ma`lûmâtım [bilgim] yok. Bizim, bidâyetde [başlangıçta] ara sıra gitdiğimiz vardı. Sonra râhatsızlığımız devâm etdi. Harb esnâsında, ben zannediyordum ki, Meclis-i `Umûmî hiç ictimâ` etmemiş [toplanmamış]. Sonra işitdim ki ara sıra ictimâ`etmiş. Paşam, buyurduğunuz şey'lerden benim haberim olamaz ve emîn olabilirsiniz ki ben bu gibi şey'lere lâ-kayd [kayıtsız] kalamam. Ben bütün kâ'inâta hakâyik-i dînîyeyi [dinî gerçekleri] neşr [yaymak] ile meşgûl iken diğer tarafda ba`z-ı şey'ler yapılsın, ben de orada a`zâ bulunayım ve ben de orada sükût edeyim [susayım]... Böyle bir şey' olamaz.

Re'îs- (Rif`at Beye hitâben) Zât-ı `âlîleri ne buyuruyorsunuz?

Rif`at Bey- Bendenize ne ta`alluku [ilgisi] var? Bilmeyorum. Merkez-i `Umûmîde bulunmadım, Meclis-i `Umûmîde de bulunmadım, kabinede de bulunmadım.

Re'îs- (Hâşim Beye hitâben) Zât-ı `âlîniz?

Hâşim Bey- Efendim, bu beş mâddeyi dinledim. Evvelce de `arz etdim: Bendenizin târîh-i me'mûriyetim tahattur buyurulursa [hatırlanırsa] mesâ'il-i hamsenin [beş meselenin] hiç birinin bendenize ta`alluk eder [ilişkin] bir ciheti [yönü] görülemez, ben göremeyorum. Geçen defa`a da `arz etdim: Nâzır oldukdan sonra bir iki defa`a bulundum, fırka programına müte`allik [ait] mevâddan [maddelerden] başka hiç bir şey'den bahs olunmadı.. Mevki`-i müzâkereye başka bir şey' konulmadı; zâten vukû`ât da gösteriyor ya... 333 senesi Eylülünden sonra memleketde ne tehcîr var, ne taktîl [katliam] var, ne de fazla mikdârda bir ihtikâr [vurgunculuk- karaborsacılık] var. Zâten ihtikâr hadd-i a`zamîni [en yüksek dereceyi] bulmuş, o ihtikârı ta`dîl edecek [düzeltecek] esbâb ve vesâ'ilin [sebeplerin ve araçların] istikmâliyle [tamamlanmasıyla] iştigâl olundu. Bendenizin bulunduğum zamân bunların hiç biri de olmamışdı.

Re'îs- Fakat, bu mevâdd-ı hamse [beş madde] vâki` olmuş, geçmişdi.

Hâşim Bey- Evet, geçmişdi, bendeniz bulunduğum vakit olmadı.

Re'îs- İttihâd ve Terakkî'nin müdâhalesini gösteriyor.

Hâşim Bey- Bendeniz bilmeyorum, evvelce de `arz etdim. <182Sa>

Re'îs- Vukû`undan [gerçekleşmesinden] da haberdâr değil misiniz?

Hâşim Bey- Hayır, efendim, ne vukû`undan haberdârım, ne de biliyorum. Geçende de `arz etdim, Paşa hazretleri. İttihâd ve Terakkî Meclis-i `Umûmîsinin 330 senesi karârı mûcibince [gereğince] iki dürlü a`zâsı vardı: Bir a`zâ-yı tabî`îyesi [doğal üyesi], bir de a`zâ-yı muntahabası [seçilmiş üyesi] vardı. Bendeniz ne a`zâ-yı tabî`îyedenim, ne de a`zâ-yı muntahabadanım. A`zâ-yı tabî`îyesi Merkez-i `Umûmî a`zâsı, a`zâ-yı muntahabası da kongrenin intihâb edeceği [seçeceği] a`zâlardır. Ne kongre bendenizi a`zâlığa intihâb etmiş, dahâ doğrusu kendisine mâl etmişdir, ne de Merkez-i `Umûmî a`zâsından olmak i`tibâriyle a`zâ-yı tabî`îyedenim [doğal üyelerdenim]. Yalnız programın, nizâmnâmenin alt taraflarında bir fıkra vardır. Onda deniyor ki: Yalnız vükelâlık [bakanlık] makâmında bulunanlar o makâmı muhâfaza etdikce Meclis-i `Umûmîde bulunabilirler. Şu kayıddan dolayı iki üç def`a bana da`vetnâme yazıldı, bendeniz de bir, iki defa`a icâbet etmişim [davete uymuşum]. `Arz edebiliyor muyum, efendim? Meclis-i `Umûmînin şekli de bu, Şûrâ-yı Devletce tedkîk ve kabûl edilmiş olan nizâmnâmenin Meclis-i `Umûmîye `â'id olan faslı da bu ... Ve onda Meclis-i `Umûmînin vezâ'ifi [vazifeleri] de var. Ne gibi vezâ'ifle iştigâl edeceği, intihâbâta [seçimlere] müte`allik [ait] husûsâtla eyleyeceği musarrah [açık]. Hâlbu ki o zamân intihâb [seçim] yok idi, olmadı. Hâl-i harb sebebiyle intihâbât yokdu. Sonra program mes'elesi var, 334 senesine yetişdirmek üzere bir program ihzârıyla [hazırlamakla] meşgûl oldu. Onu da ikmâl edemedi [tamamlayamadı].

Re'îs- Programdaki vezâ'if [vazifeler] zâhirî [görünür] bir şey'!

Hâşim Bey- Bendeniz bâtınîsini [gizlisini] hiç görmedim, Paşa hazretleri, ve olamazdı. Bendeniz Mûsâ Kâzım Efendi hazretlerinin bir fikrine, bir nokta-yı nazarına [görüşüne] iştirâk ediyorum [katılıyorum], ve tasavvur edemiyorum [düşünemiyorum] ki hükûmet oraya gelsün, orada toplansun. Ve bütün mu`âmelât-ı devleti [devlet işlerini] dûş-ı mes'ûliyetine [sorumluluğunu omzuna] alsun. Orada gayr-ı resmî bir takım adamlar var, onları da oraya iştirâk etdirsün, fakat onlar, mes'ûliyetden tamâmiyle te`arrî ve teberrî etsünler [arınmış olsunlar]. Onlar, gayr-ı mes'ûl [sorumsuz] adamların istediklerini kendi mes'ûliyetleri altında icrâ' etdirsünler. Öyle budala adamlar varsa bilmem, bendeniz tasavvur edemeyorum [düşünemiyorum]. Öyle bir budala adam varsa her hâlde bendeniz değilim.

Re'îs- Fakat bu gibi husûsât [konular] mesmû` olur [duyulur] ve ba`z-ı vukû`ât [olaylar] da netâyicinden [sonuçlarından] olarak görülürse?

Hâşim Bey- Eğer bilseydim; o sırada bulunsa idim. O vakit düşünürdüm. Sonra bir de bendeniz dikkat ediyorum. Merkez-i `Umûmî ile Meclis-i `Umûmî, ikisinin de sonlarında bir `umûmî sıfatı var; diye bunlar berâberce gibi geliyor. Öteki başka, beriki başka, Merkez-i `Umûmî bir bürodur. O, dâ'imî sûretde fırka-yı siyâsîyenin [siyasi partinin] bir bürosudur. Murahhasları var [delegeleri], me'mûrları var. Onlarla muhâbere eder. Mu`âmele yapar. O, dâ'imî sûretde bir bürodur. Öteki, Meclis-i `Umûmî, ber-şekil [önceki şekliyle], gûyâ ayda bir kerre toplanacak.

Re'îs- On beş günde bir muntazaman [düzenli olarak] ictimâ` ediyor [toplanıyor]. <182Sl>

Hâşim Bey- Hiç toplanmadı Paşa hazretleri. On bir aylık nezâretim zamânında beş defa`a da`vetnâme aldım. Onun da ikisinde, üçünde bulundum. Onda da dediğim şey'lerden başka bir şey' müzâkere olunmadı. Ancak programın o kısmı müzâkere olundu. Çünki intihâbât [seçimler] yok ki intihâbâta mütedâ'ir [dair] müzâkere cereyân etsün. Hâl-i harb devâm ediyor. Memleketin âtîsinin [geleceğinini] ne olacağı ma`lûm [belli] değil ki dahâ esâslı sûretde programın idâre-yi dâhilîye [içişlerinin ideresi], idâre-yi vilâyât [vilayetlerin idaresi] hakkındaki mâddelerine dâ'ir beyân mütâlâ`ât edilsün. Yalnız bir ber-şekil [önceki şekli] muhâfazası kabîlinden olmak [korunmak] üzere iki üç defa`a toplandı. Ondan mâ`adâ [başka] bir şey' yapılmadı. Bu mesâ'il-i hamseye [beş maddeye] gelince, hiç onlardan haberim yok. Ve olamazdı.

Müdde`î-i `Umûmî [savcı] Mu`âvini Reşâd Bey - Re'îs Paşa hazretleri müsâ`ade buyurursanız bir cihetin [işin bir yönünün] tahkîkini taleb edeceğim. Mûsâ Kâzım Efendi hazretleri buyurdular ki: İttihâd ve Terakkî Cem`iyeti Meclis-i `Umûmîsinde bu sûretle koca bir milletin imhâ'sı yolunda mukarrerât [kararların] ittihâz edildiğini [alındığını] haber alsaydım tabî`î ben de böyle bir şey'e râzı olmaz ve çekilirdim. Buna benim şahsım ve mesleğim ve sıfatım kâfil ve zâmindir [kefildir]. Tabî`î biz de kendilerini böyle biliyoruz. Fakat şu vakâyi`den [olaylardan] evvel ve meşrûtiyet i`lânından sonra ilk Meclis-i Meb`ûsân'da Ahmed Rızâ' Beyin riyâset [başkanlık] etdiği zamânda bir takım gayr-ı kânûnî [kanuna aykırı] ahvâl [durumlar] cereyân etmişdi. Orada muhâlefet eden zevâta [kişilere] söz verilmez. Ekseriyet hâsıl olmadığı [meydana gelmediği] hâlde cem`-i ârâda [oy toplamında], ekseriyet olmuşdur; diye beyân olunur. Sonra bir takım muhâlif gazete muharrirleri [yazarları] `alenen [açıkça] katl ve i`dâm etdirilir. Ahmed Samîm, Hasan Fehmî gibi. Makri köyünde Zekî Bey `alenen katl ve itlâf edilir [öldürülül] ve şu mahkemede onun muhâkemesi de icrâ' olunmuşdur. İşte bu gibi ef`âl-i cinâ'îyeyi [suç fiillerini] irtikâb edenlerin [işleyenlerin] şahsîyet-i ma`nevîyesine izâfetle [ilişkin olarak] bu cinâyâtın [cinayetlerin] irtikâb olunduğu [işlendiği] şu mahkeme salonunda, burada Zekî Beyin vekîlleri tarafından uzun uzadıya serd-i mütâla`ât ve müdâfa`ât olunarak [düşüncelerini ve savunmasını söyleyerek] o cinâyetle cem`iyetin şahs-ı ma`nevîsine hücûm edildiği tabî`î gazetelerde manzûr-ı `âlîleri olmuşdur [dikkat çekmiştir]. Şu hâlde bu sûretle cem`iyetin şahsiyet-i ma`nevîsi şâ'ibedâr oldukdan sonra hâlâ o program, hâlâ cem`iyetin o mukaddes [kutsal] programı tatbîk edilecekdir [uygulayacaktır]; diye niçün cem`iyetle teşrîk-i mesâ`î [işbirliği] eylediler? Lütfen bu ciheti [yönü] bir az tenvîr buyursunlar [aydınlatsınlar].

Re'îs- Ne buyuruyorsunuz?

Mûsâ Kâzım Efendi- Evet efendim. Evvelâ Meclis-i Meb`ûsân'da cereyân eden müzâkereleri ta`kîb etmek benim hiç de vazîfem değildir. Çünki kat`îyen ve kâtıbeten [kesinlikle ve asla] Meclis-i Meb`ûsân'ı ta`kîb etmeyiz. Bizim vazîfemiz; oradan çıkan kânûnları müzâkere ve tedkîk ederek muvâfık [uygun] görürsek tasdîk etmek [onaylamak], muvâfık bulmazsak yâ redd etmek veyâ ta`dîlen [değiştirilerek] i`âde eylemek. Bizim vazîfemiz budur. Beyefendi zannediyorlar ki bu gibi şey'leri hakîkaten merâk eder ve ta`kîb eylerim. Hayır, zâten a`yânın vazîfesi de bu değildir. Ben Meclis-i Meb`ûsân'ın müzâkerelerini dinlemeğe pek nâdir olarak çıkarım. Ba`zı, ara sıra istîzâh olduğu [açıklama yapıldığı] zamânlar çıkar da yukardan dinlerdim. Sâ'ir <183Sa> vakitde kat`îyen Meclis-i Meb`ûsân'ın müzâkerâtını ta`kîb etmem. Niçün bî-hûde [boşuna] yere başımı ağrıtayım. Hulâsası [kısacası] bize gelecekdir. Orada lâzım gelen vazîfemizi, üzerimize `â'id olan vazîfemizi îfâ edeceğiz [yapacağız].

Re'îs- Zannederim ki îzâhı istenilen husûs bu, değildir.

Müdde`î-i `Umûmî [savcı] Mu`âvini Reşâd Bey- Evet efendim.

Mûsâ Kâzım Efendi-



Copyright © 2011-2015 Taner Akçam: www.armenocide.net A Documentation of the Armenian Genocide in World War I. All rights reserved