1919-05-08-TR-001
Türk :: tr
Home: www.armenocide.net
Link: http://www.armenocide.net/armenocide/armgende.nsf/$$AllDocs/1919-05-08-TR-001
Source: TR/Takvîm-i Vekâyi /
Edition: Dîvan-ı Harb-i Örfi Zabıtları
Source First Published: 05/15/1919
Last updated: 03/23/2012


İttihat ve Terakki Partisi Yöneticileri Davası: Dördüncü Oturum

3549.doc



1

8 Mart Sene 335 Târîhinde İrâde-i Senîye-i Hazret-i Pâdişâhîye İktirân Eden Karârnâme ile Müteşekkil


DÎVÂN-I HARB-İ `ÖRFÎ

Muhâkemâtı Zabıt Cerîdesi

Re'îs: Ferîk Mustafâ Nâzım Paşa

A`zâ: Mîrlivâ' Zekî Paşa, Mîrlivâ' Mustafâ Paşa, Mîrlivâ' `Alî Nâzım Paşa,

Mîralay Receb Ferdî Bey

Müdde`î-i `Umûmî [savcı]: Mustafâ Nazmî Bey

DÖRDÜNCÜ MUHÂKEME

Pencşenbe: 8 Mayıs 335

Vicâhen [yüzlerine karşı] Muhâkemesi İcrâ' [yürütülen] Edilen Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: Midhat Şükrü Bey, Ziyâ' Gökalp Bey, Tala`at Bey, Rızâ' Bey, `Âtıf Bey, Cevâd Bey

Gıyâben [kendileri olmaksızın] Muhâkemesi İcrâ' [yürütülen] Edilen Maznûnların [sanıkların] Esâmîsi [isimleri]: Doktor Nâzım Efendi, Doktor Bahâ'e'd-dîn Şâkir Efendi, Doktor Rüsûhî Efendi, `Azîz Efendi

Birinci Celse

Dakîka Sâ`at

25 1

Re'îs- Ziyâ' Bey kalsın, ötekilerini çıkarınız. (Ziyâ' Bey muhâkeme salonunda kalır, diğer maznûnlar [sanıklar] çıkarılır) Müdde`î-i `Umûmî [savcı] Bey Efendi, geçen günki istid`â' [dilekçe] hakkındaki mütâla`anızı [düşüncenizi] söyleyiniz.

Müdde`î-i `Umûmî [savcı] Mustafâ Nazmî Bey- Dîvân Hey'et-i `alîye-yi hâkimesinin [yüce hakimler kurulunun] reddine dâ'ir takdîm olunan istid`â'nâme [dilekçe] esâs i`tibâriyle iki noktayı muhtevîdir [içermektedir].

Biri, vazîfe ve salâhiyet-i divâna [divanın vazifesi ve yetkisine] dâ'ir ittihâz [alınan] ve tefhîm olunan [bildirilen] karârda istinâd edilen [dayanılan] esbâb [sebepler] meyânındaki [arasındaki] fıkârât [fıkralar], kable'l-hüküm [hükümden önce] ihsâs-ı re'yi [düşüncesini belirtmeyi] tazammun etdiği [içerdiği] beyânıyla hey'et-i hâkimenin [hakimler kurulunun] bu da`vâda mevki`-i kazâ'dan [hakimlik makamından] çekilmeleri teklîfini nâtıkdır [bildirmektedir].

Celse-yi sâbıkada [geçen celsede] beyân olunduğu üzere fıkârât-ı mezkûre [zikredilmiş olan fıkralar] vehle-yi ûlâda [başlangıçta] benim de nazar-ı dikkatimi öyle celb etmiş [çekmiş] fakat siyâk u sibâk [tutarlı] karâra nazaran, müstantik [sorgu hakimliği] <53Sl> karârnâmesinde sübût-u fi`ile [fiilin ispat edilmesine] dâ'ir serd edilen [söylenen] delâ'ile [delillere] ma`tûf ve muzâf olmak [bağlı ve dayanmak] üzere telakkî [kabul] etmiş olduğumu ve şu kadar ki redd-i hükkâm [hakimlerin reddi] sebebleri `ilm-i hukukun gerek cihet-i hukukîyesinde [hukuk yönünde] ve gerek cihet-i cezâ'îyesinde [ceza yönünde] hukûk-u `umûmîyeden ya`nî mâni`-i kazâ' [davaya engel] ahvâldendir [durumlardandır]. Çünki ihsâs-ı re'y [fikir belirtmek] ile tarafeyn-i da`vâdan [davalı iki taraftan] bir tarafın haklı diğer tarafın haksız olduğuna kâni` [inanmış] olduğunu kable'l-hüküm [hükümden önce] işrâb eden [üstü kapalı olarak anlatan] bir hâkim bir hey'et-i hâkime artık bîtaraflığını [tarafsızlığını] gâ'ib [kayb] etmiş ve bu sûretle ya hakk-ı iddi`â veyâhûd hakk-ı müdâfa`a ibtal edilmiş ve bir taraf `adâletden na-ümit [ümitsiz] kalmış kable'l-hüküm [hükümden önce] belki dûçâr-ı eza ve cefa edilmiş [canı yanmış] olduğundan salâhiyet-i kazâ'sını [dava yetkisi] ıskat etmiş [düşürülmüş] olur. Makâm-ı Hilâfet-i Azimeden [yüce hilafet makamı] icra-yı kazaya [yargıya] verilen izin ve icâzet bu şerâ'it-i şer`îye ve kânûnîye [yüce şerîat ve kanun] ile mukayyeddir [kayıtlıdır]. Bila-izin-i Sultani [sultanın izni olmadan] icra-yı kaza [yargı] ise haramdır ve verilen hüküm vacibü'l-icrâ' [yerine getirilmesi zorunlu] <54Sa> olamaz fakat ben fıkarat-ı mezkûreyi [zikredilmiş olan fıkraları] sûret-i kat`îyede [kesinlikle] ihsâs-ı re'y [fikir belirtme] telakki [kabul] edemediğimden dolayı celse-yi sabıkada [geçen celsede] demiştim ki hükkâm [hakimler] kendi kendini dahi reddedebilir.

Eğer fıkra-yı mezkûre [zikredilmiş olan fıkra] ki ihsâs-ı re'y [fikir belirtme] olduğu iddi`â olunmuşdur Hey'et-i `Alîye [yüce kurul] cânibinden [tarafından] öyle bir kanâ`at [görüş] ile yazılmış veyâ her nasılsa ez kaza bu lisân isti`mâl edilmiş [kullanılmış] ya`nî ihsâs-ı re'y [fikir belirtme] sahîhan [gerçekten] vâki` ise Hey'et-i `Alîyenin hâkim mevki`inden çekilmeleri lâzım gelir. Çünki bu bir vücub-u şer`îyedir [şerîatın gereğidir]. `Aks-i takdîrde mahkemeye devâm. Bu noktanın böyle olmadığı ya`nî ihsâs-ı re'y [fikir belirtme] ve kanâ`atle [inançla] yazılmadığı hey'et-i hâkimece dahi öyle telakkî [kabul] olunmadığı karâr şeklinde beyân olundu. Bu beyânât-ı vicdânîyeye i`timâd olunmalıdır [güvenilmelidir].

Çünki redd-i hükkâm [hakimlerin reddi] mes'elesi hakk-ı kazâ'ya [yargı hakkıyla] ta`alluk eden [alakalı] mesâ'ildendir [meselelerdendir]. Bu mes'ele hâkime ta'n [ayıplama] ve `adem-i i`timad [güvensizlik] mes'elesi olduğundan ma-fevk [üst] mahkemesinde tedkîk olunur [incelenir] müdde`î-i `umûmî [savcı] dahi orada beyân-ı mütâla`a eder [düşüncesini söyler]. Bu Dîvân-ı `Örfî'nin fevkinde [üstünde] bir mahkeme yokdur. Bu Dîvânın mâ-fevki [üstü] kuvve-yi kazâ'îye-yi `Osmânîye [Osmanlı'‘ın yargı kuvvetinin] ve İslâmîyenin merkezi olan Makâm-ı Hilâfet-i kibridir (kübrâ) [yüce hilafet makamıdır].

İkinci noktaya gelince:

Ahkâm-ı kânûnîye [kanunun hükümlerine] üzerinde hey'et-i hâkimenin [hakimler kurulunun] istinbât-ı `adâlet etmesi [adaletten gizli bir mana çıkarması] sûretine vekîl Haydar ve müvekkil Ziyâ' Beyler tarafından şübhe getirilmişdir. İstid`ânın [dilekçenin] bu noktası ittihâz [kabul edilmiş] ve tefhîm olunmuş [bildirilmiş] bir mahkeme karârının yine o mahkemede her ne sûretle olur ise olsun yeniden mevzû`-u bahs-ı tedkîk [incelenmesinin söz konusu] olmasına ta`alluk etdiğinden [bağlı olduğundan] bu nokta hakkında söz söylemeği makâm-ı iddi`â gayr-ı câ'iz [kanunsuz- şerîata aykırı] görür.

Ve şu kadar ki Kânûn-ı Esâsî, `Osmânlıları pâdişâhına ve bütün İslâmları Halîfe-yi rû-yı zemîn [yeryüzünün halifesi] Sultân Mehmed Hân-ı sâdise [ Sultan Altıncı Mehmed Han‘a] bağlayan bir habl-ı metîni [sağlam ip- İslam dini] ve hürriyet ve hâkimiyet-i `Osmânîyenin hüccet-i mübîni [apaçık meydanda olan belgesi] ve binâ'en-`alyeh akdesü'l-kâvânîn [en kutsal kanunları] olduğunu beyân ederim.

Re'îs- (A`zâya hitâben) Buyurun. (Hey'et-i Hâkime [hakimler kurulu] müzâkere [görüşme] odasına çekilir)

Birinci Celsenin Hitâmı [sonu]

Dakîka Sâ`at

30 1

_________________________________

İkinci Celse

Dakîka Sâ`at

5 2

Re'îs - (Zabıt Kâtibine hitâben) Karârı okuyunuz: (Zabıt Kâtibi okur)

Îcâb-ı keyfiyet-i lede'l-müzâkere [durumun gereği olan görüşmeler sırasında]: Müdâfa`a vekîlleri tarafından celse-yi sabıkada [geçen celsede] verilen istid`ânâmenin [dilekçenin] fıkra-yı evvelâsı [ilk fıkrası] müdde`î-i `umûmînin [savcının] olbâbdaki [o konudaki] mütâla`asının [düşüncesinin] istima`ından [dinlenmesinden] sonra ikinci celse-yi muhâkemede tefhîm edilen [bildirilen] karâr ile hall ü fasl olunduğu [sona erdiği] cihetle [sebeple] bu gün müdde`î-i `umûmî-yi mûmâ-ileyh [adı geçen savcı] tarafından tekrâr bu husûsa dâ'ir mütâla`a [düşüncesinin] der-miyân olunması [söylenmesi] zâ'id [gereksiz] ve mezkûr istid`ânâmenin [zikredilmiş olan dilekçenin] kazîye-yi sânîyesine [ikinci maddesine] gelince tarafeynin [iki tarafın] der-miyân eylediği [söylediği] husûsât mütâla`a olundukda mehâkim [mahkemeler] kavânîn-i <54Sl> müdevvene [düzenlenmiş kanunlar] ile icrâ'-yı mu`âmeleye [işi yapmaya] me'mûr olub mezkûr [zikredilmiş olan] kânûnların Kânûn-ı Esâsî'ye tevâfuk [uygunluğunu] ve `adem-i tevâfukunu [uyuşmazlığını] tedkîk ile mükellef [yükümlü] olmadığından ve Kânûn-ı Esâsî'nin 118'nci mâddesi bi-`ibâretihâ [metnin aynısıyla] [elyevm [bugün] düstûrü'l-`amel bulunan [uyulması gerekli olan] nizâmât [tüzükler] ve te`âmül ve `âdât [gelenek ve adetler] ilerüde vaz` olunacak [konulacak] kavânîn [kanunlar] ve nizâmât [tüzükler] ile ta`dîl [değiştirilmedikçe] veyâ ilgâ olunmadıkca [yürürlükten kaldırılmadıkça] mer`î ü'l-icrâ' [yürürlükte] olacakdır] deyü muharrer [yazılı] bulunduğundan bi-zâtîhi [kendiliğinden] merdûd [reddedilmiş] olmagla berâber bunca seneden beri mer`î ü'l-icrâ' [yürürlükte olan] ve kuvve-yi teşrî`îyece [kanun koyucu- meclislerce] de [325, 332] senelerinde ta`dîl [değiştirilmek] ve tezyîl olunmak [ek yapılmak] sûretiyle ahkâmı [hükümleri] te'yîd olunmuş [sağlamlaştırılmış] olan İdâre-yi `Örfîye [sıkıyönetim] Karârnâmesi'nin ikinci mâddesinin lagv [yürürlükten kaldırılmış] `add [kabul] edilemeyeceğine müttefikan [oybirliğiyle] karâr verildi. 8 Mayıs 335

Re'îs- (Ziyâ' Gökalp Beye) Geçen def`a İttihâd ve Terakkî Fırkasının Teşkîlât-ı Mahsûsa ile `alâkası ve râbıtası [bağlantısı] olmadıgını söylemişdiniz, değil mi?

Ziyâ' Gökalp Bey- Evet.

Re'îs - Merkez-i `Umûmî [genel merkez] a`zâsından [üyesinden] `Âtıf Bey Ankara'ya me'mûren vâlîyi tehcîrde teşrîk-i mesâ`îye [işbirliğine] da`vet etmiş. Bundan haberiniz var mıydı?

Ziyâ Bey- Hayır efendim. Yokdur.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'nin haberi yok muydu?

Ziyâ' Bey- Haberi yoktu.

Re'îs- O hâlde `Âtıf Bey ne salahiyetle bu teklifte bulundu?

Ziyâ' Bey- Bilmiyorum.

Re'îs- Kezâlik [keza] ba`z-ı murahhaslar [delegeler], Sivas, Kastamonu, Erzincan, Yozgad ve sâ'ir vilâyetlere giderek ba`z-ı tebligâtda [bildirilerde] bulunmuşlar. Bundan da ma`lûmâtınız [bilginiz] yok mu?

Ziyâ' Bey- Hayır efendim. Kat`îyen haberim yokdur.

Re'îs- Bahâ'e'd-dîn Şâkir Beyin şifresi var mıydı?

Ziyâ' Bey- Bilmiyorum. Merkez-i `Umûmî'nin şifresi yokdu. Tabî`î onun da olmamak lâzım gelir.

Re'îs- Kendisi için husûsî şifre isti`mâliyle [kullanarak] bir çok yerlere husûsî [özel] emirler vermiş. Buna ne dersiniz?

Ziyâ' Bey- Haberim yok.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'nin [genel merkezin] bunlardan ma`lûmâtı [bilgisi]olmadığına kat`îyen emin misiniz?

Ziyâ' Bey- Merkez-i `Umûmî'de hiç böyle bir şey' işitmedik.

Re'îs- Olabilir mi? Sizin i`tikadınızca [inancınızca] ma`lûmâtı [bilgisi] yok mudur?

Ziyâ' Bey- Bendenizin i`tikâdımca kat`îyen ma`lûmâtı yoktur.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'nin bu gibi husûsâtda ma`lûmâtı olmamak olabilir mi?

Ziyâ' Bey- Bendenizin i`tikadımca kat`îyen ma`lûmâtı yoktur.

Re'îs- Ticâret cem`iyetleriyle İttihâd ve Terakkî Fırkasının ne münâsebeti vardı?

Ziyâ' Bey- Hiç münâsebeti yokdur.

Re'îs- Ba`z-ı mu`âmelâtda [işlerde] ne için müdâhale edildi?

Ziyâ' Bey- Fırkaca müdâhale edilmedi.

Re'îs- Edildiğini iddi`â ediyorlar, ne dersiniz? <55Sa>

Ziyâ' Bey- Ne sûretle müdâhale vâki` olmuş?

Re'îs- Ba`z-ı mu`âvenet [yardım], ba`z-ı iltimas [kayırma], ba`z-ı irâ'e-yi tarîk [yol göstermek] sûretleriyle.

Ziyâ' Bey- Tabî`î iddi`â edenler sarih [açık] bir takım mâddeler beyân etmişlerdir.

Re'îs- Sizin kendinizce böyle bir şey'iniz var mıydı?

Ziyâ' Bey- Hayır efendim.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'ce bu gibi ahvale [durumlara] müdâhale olunduğunu işitdiniz mi?

Ziyâ' Bey- Hayır, işitmedim efendim.

Re'îs- O hâlde ba`z-ı erzak tevzi` [dağıtmak] ve sâ'ir bu gibi hükûmete `â'id işlere Merkez-i `Umûmî [genel merkez] neden dolayı müdâhale etdi?

Ziyâ' Bey- Müdâhale etmedi efendim.

Re'îs- Fırkaya mensup [üye] bir çok me'mûrların bu işlere karışdığını söylüyorlar.

Ziyâ' Bey- Me'mûrlar i`âşede müstahdem [görevli] olabilir.

Re'îs- Ya`nî İttihâd ve Terakkî Fırkasının me'mûru sıfatını iktisâbetmiş [kazanmış] olan ba`z-ı zevâtın [kişilerin] bi'l-fi`il bu işlere karışmış olduğunu söylüyorlar?

Ziyâ' Bey- Bi'l-fi`il i`âşe teşkîlâtına girib orada hidmet [hizmet] edebilirler.

Re'îs- İ`âşe teşkîlâtına girmek sûretiyle değil, daha i`âşe nezâreti teşkîl olunmadan [kurulmadan] evvel bu işleri arkadaşlarınız bi'l-fi`il yapmak sûretiyle müdâhale etmişler. Ma`lûmâtınız [bilginiz] yok mu?

Ziyâ' Bey- Hayır efendim. Ma`lûmâtımız yok.

Re'îs- Peki gidiniz. (Ziyâ' Bey muhâkeme salonundan çıkarılır) Midhat Şükrü Beyi çağırınız. (Midhat Şükrü Bey getirilir)

Re'îs- Midhat Şükrü Bey, Hey'et-i Tahkîkîye'de [araştırma kurulunda] vermiş olduğunuz cevâbların birinde meb`ûs nâmzedliğinizi [adaylığınızı] i`lân etmediğinizi söylemişsiniz, hâtırlıyor musunuz?

Midhat Şükrü Bey- Ne vakit efendim?

Re'îs- He'yet-i Tahkîkîye'de verdiğiniz cevâblardan birinde nâmzedliğinizi i`lân etmediğinizi söylemişsiniz, hâtırlıyor musunuz?

Midhat Şükrü Bey- Evet efendim. Esâsen Merkez-i `Umûmî [genel merkez] a`zâsı [üyesi] olmak sıfatıyla meb`ûs olamayacağım içün tabî`î nâmzedliğimi [adaylığımı] i`lân etmemişdim.

Re'îs- Burdur meb`ûsluğuna nasıl intihâb olundunuz [seçildiniz]?

Midhat Şükrü Bey - Sonra kongrede, Kâtib-i `Umûmi'nin [genel sekreterin] `aynı zamânda meb`ûs da olabileceğine karâr verildi. Onun üzerine meb`ûs oldum. Evvelce meb`ûs olamazdım.

Re'îs – Nâmzedliğinizi [adaylığınızı] i`lân etmeden ne sûretle meb`ûs oldunuz?

Midhat Şükrü Bey- Merkez-i `Umûmî'ye ma`lûmât verdim. Oradaki Kâtib-i Mes'ûlümüze [parti sekreterimize] hey'et-i merkezîye [merkez kuruluna] ma`lûmât [bilgi] verdi. Sonra meb`ûs oldum.

Re'îs- Demek sonradan nâmzedliğinizi i`lân ettiniz.

Midhat Şükrü Bey- Evet efendim, evvelden i`lan edemezdim. Çünki nizâmnâmemiz [tüzüğümüzün] mûcibince [gereğince] kâtib-i `umûmîlik [genel sekreterlik] meb`ûsluk ile ictimâ` etmediği [bir arada olmadığı] içün meb`ûs olamazdım. Bi'l-âhare [daha sonra] kongrede karâr verildi. Kâtib-i `umûmî `ayn-ı zamânda meb`ûs da olabilir, denildi. Onun üzerine meb`ûs oldum. <55Sl>

Re'îs- 329 senesinde Fethi Beyi istihlâf etdiğiniz [yerine geçtiğiniz] zamânda Cem`iyet-i Merkezîye a`zâları [üyeleri] kimlerdi?

Midhat Şükrü Bey- 329'da mı efendim?

Re'îs- Evet.

Midhat Şükrü Bey- Kemâl Bey, Ziyâ' Bey, Doktor Nâzım Bey, Bahâ'e'd-dîn Şakir Bey, Emrâh Efendi, Eyüp Sabri Bey, bunlar efendim, dokuz kişi.

Re'îs - Cem`iyetin o zamân ne kadar pârası vardı? Siz ne kadar tesellüm etdiniz [teslim aldınız]?

Midhat Şükrü Bey- Tahattur edemem [hatırlayamam] efendim.

Re'îs- `Ale'l-tahmîn [tahminî olarak] beyân edemez misiniz?

Midhat Şükrü Bey- Bir kaç bin Lirası vardı efendim.

Re'îs- Bu pâranın sû'-i isti`mâl edilib edilmediğini tahkîk etdiniz [araştırdınız] mi? Ya`nî ne sûretle cem edilmiş [toplanmış]?

Midhat Şükrü Bey- Her sene kongrede bir Hey'et-i Hesâbîye [hesap kurulu] ayrılır. Cem`iyetin defâtirini [defterlerini] tedkîk eder [inceler], hesâbını yapar, raporunu yapar, kongrede okunur. Binâ'en-`aleyh sû'-i isti`mâl olmak ihtimâli yoktur. Geçen def`ada `arz ettiğim vechle [üzere] zâten tekmil [bütün] pâralar Merkez-i `Umûmî a`zâlarının karârlarıyla sarf olunduğu için sû'-i isti`mâl olmak ihtimâli yokdur.

Re'îs- Bu karârlara tevâfuk edib [uyup] etmediğini tedkîk etdiniz mi?

Midhat Şükrü Bey- Evet efendim, tabî`î Kâtib-i `Umûmî [genel sekreter] olmak sıfatıyla hepsini tedkik etdim ve `ayn-ı zamânda da kongre hesâb encümeni de bu hesâbâtı [hesapları] yeniden yeniye, yegân yegân [tek tek] tedkîk eder. Karârları muvâfık [uygun] gördükten sonra tasdîk ederler [onaylarlardı].

Re'îs- Kimin yed-i emânetinde [emaneti altında] mahfûz bulunuyordu [korunuyordu]?

Midhat Şükrü Bey- Veznedârı vardı efendim. Veznedârın elinde mahfûz bulunuyordu.

Re'îs- Kim idi?

Midhat Şükrü Bey- Nihat Bey.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'de [genel merkezde] a`zâlığı [üyeliği] da var mıydı?

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim hayır. Yalnız veznedârlık ederdi, a`zâlığı yokdu.

Re'îs- Bu pâranın ne sûretle tedârik edildiğine [hazırlandığı] dâ'ir ma`lûmât [bilgi] veriniz.

Midhat Şükrü Bey- Efendim bu pâranın bir kısmı, Selanik'de Cem`iyetin epeyce emlâki vardı. Meşrûtiyetin i`lânını müte`akib [ardından] Hakan-ı Esbak [eski hakan] Abdü'l-hamîd Hazretleri Cem`iyete Emlâk-ı Senîye'den [kendisine ait emlaktan] bir kaç yüz bin liralık epeyce emlâk hediye etti. Bir kaç yüz bin liralık kıymeti vardır, epeyce vâridât [gelir] getiriyordu, tâ Selanik'in sukûtuna [düşmesine] kadar bu pâradan istifâde edildi. Şimdi tabî`î orada kaldı, edilemiyor.

Re'îs- Başka menba`-ı vâridât [gelir kaynakları] yok muydu?

Midhat Şükrü Bey- Başka menba`-ı vâridât [gelir kaynakları] i`âneler [yardım paraları] idi. Efrâdın <56Sa> verdiği hisseler toplanırdı. Hâricdeki merâkizden [merkezlerden] de gelirdi. Fakat son zamânlarda oralardan gelmemeğe başladı. Çünki vâridâtları [gelirleri] ancak kendi idârelerini te'mîn edebilirdi. En ziyâde i`âne [yardım parası] ve teberru`ât [kârlar] idi.

Re'îs- Mensûb [üye] olanlardan `â'idât nâmıyla ayrıca bir şey' alınıyor muydu?

Midhat Şükrü Bey- Alınıyordu efendim. A`yândan, Meb`ûsândan olanları hâricde bulunan efrâd kulüblere ayrı ayrı `â'idât verirlerdi.

Re'îs- Bu `â'idat yekdiğerine müsâvî [eşit] miydi, yoksa herkesin iktidârına [gücüne] göre mi ta`yîn edilirdi [belirlenirdi]?

Midhat Şükrü Bey- Esâsen nizâmnâmemiz [tüzüğümüz] mûcibince [gereğince] yüzde birdir. Evvelce kendi tahmîn olunan vâridâtından [gelirlerden] yüzde beş kadardı. Fakat fazla verenlere de tabî`î bir şey' denilmezdi. Vermeyenlerde tazyîk edilmezdi [baskı yapılmazdı]. Ârzû edenler verirdi. İ`âne kabîlinden [yardım türünden] alınırdı.

Re'îs- Bu `â'idatın tahsîli Kânûn-ı Esâsî'nin 25'nci mâddesine mugayir [aykırı] görülmüyor muydu?

Midhat Şükrü Bey- `Â'idât cebrî [zorunlu] bir `â'idat değil. Kendi ârzûlarıyla Cem`iyete dâhil olmuşlar. Mü'essesât-ı hayrîyede [hayır kuruluşlarında] olduğu gibi herkes bir mikdâr i`âne [yardım] verirdi. Meselâ bendeniz Dârü'ş-şafaka'da a`zâyım, her ay buraya dörder liraya veririm. Tahsîldârı gelir, makbûz keser ve bu pârayı veririm. Bunda Kânûn-ı Esâsî'ye mugâyir [aykırı] bir şey' görmüyorum. Bendeniz bu pârayı vermezsem mahkemeye sevk etmez, tazyîk etmez [baskı yapmaz], yardım olmak üzere verilir. Bir çok i`âneler [yardımlar] de bu sûretle verdiğim vardır.

Re'îs- Esnâf cem`iyetlerinin İttihâd ve Terakkî Fırkasıyla hiç bir münâsebeti olmadığını geçen def`a söylemişdiniz. Hâlbuki ba`z-ı arkadaşlarınız bu cem`iyetlerin fa`âliyetine iştirâk etmiş [katılmış], Merkez-i `Umûmî a`zâları da bunların mu`âmelâtını [işlerini] tanzîm [düzenlemek] ve tesri‘ etmek [çabuklaştırmak] gibi ahvâlde [durunlarda] bulunmuşlardır. Ma`lûmâtınız [bilginiz] var mı?

Midhat Şükrü Bey- Merkez-i `Umûmî a`zâlarından bununla meşgûl olanları bilmiyorum efendim. Yalnız Kemâl Bey İstanbul murahhası [delegesi] olmak i`tibâriyle bu esnâf cem`iyeti de İstanbul'da bulunmak münâsebetiyle bunlarla meşgûl olabilirdi. İstanbul merkezi de pâyitaht [başkent] olmak münâsebetiyle onların tanzîmâtı [düzenlenmeleri] ile ayrıca meşgûl olurdu efendim. Fakat onların kâtibleri vardı. Kemâl Bey de cem`iyet nâmına bir meşgûliyet değil, sırf İstanbullu olması ve bir vatandaş bulunması dolayısıyla bunların tanzîmi [düzenlenmesi] için epeyce emekler sarf etmişdir.

Re'îs- İ`âşe husûsâtına [işlerine] karışılmış olduğu söyleniyor.

Midhat Şükrü Bey- Evet efendim, yine `ayn-ı vechile [şekilde] Kemâl Bey tarafından şey' edilmişti. Merkez-i `Umûmî [genel merkez] ile münâsebeti, `alâkası yokdu. Kendisi bi'z-zât hidmet-i vatanîyede [vatan hizmetinde] bulunmak üzere bu i`âşe işini der-`uhde etmişdi [üstlenmişti]; Şehremâneti'nin ve Dâhilîye Nezâreti'nin tensîbi [uygun bulması] ile.

Re'îs- Hükumet daha teşkîlât yapmadan evvel Merkez-i `Umûmî'de tertîb olunmuş [düzenlenmiş]...

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim...

Re'îs- Ve işe mübâşeret edilmiş [başlatılmış]. <56Sl>

Midhat Şükrü Bey- Merkez-i `Umûmî'de hiç takarrür etmedi [kararlaştırılmadı] Paşa hazretleri. Kemâl Beyin aldığından ma`lûmâtdâr [haberli] idik; fakat Merkez-i `Umûmî müzâkiresi [resmî yazısı] netîcesinde yapılmış bir şey' değildir. Doğrudan doğruya Kemâl Beyin fa`âliyetinden istifâde edilmek için o zamân Dâhilîye Nâzırı olan Tala`at Bey Kemâl Beye tevdi` etti [bıraktı]. Sen bu işle meşgûl ol; dedi. Şehremîni ile görüş, bir hidmet-i vatanîyedir [vatan hizmetidir]. Çünki memleket müzâyakadadır [yokluk içindedir]. Her taraftan tecrîd [soyulmuş] ve tefrîk edilmiştir [bölünmüş] ve geceli gündüzlü çalışacak bir adama, kalben çalışacak bir adama ihtiyaç vardır. Sana da emînim, sen bu iş ile meşgûl ol; dedi.

Re'îs- Zât-ı `âlînizin ifâdesinden orada hâzır bulunduğunuz istidlâl olunuyor [deliller ile anlaşılıyor]. Bu tebligâtta hâzır mıydınız?

Midhat Şükrü Bey- Hayır, Kemâl Bey doğrudan doğruya Tala`at Paşa ile görüşürdü. Fakat ba`z-ı def`a Tala`at Paşa ile görüşmek üzere yanına gittiğim zamân o da bir iş için gelirse berâber bulunurduk. Fakat ma`a-hazâ [bununla beraber] bu iş için gittiğimi bilmiyorum.

Re'îs- Emir vermişdi, buyuruyorsunuz. Bu sözünüz zât-ı `âlînizin de orada hâzır bulunduğunuz ma`nâsını işrâb ediyor [veriyor].

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim. Emir vermiş; demekden maksadım, semâ'en [duyarak] işitmişim, öğrenmişim demekdir.

Re'îs- Geçende Teşkîlât-ı Mahsûsa ile fırkanızın hiç münâsebeti olmadığını söylemişdiniz.

Midhat Şükrü Bey- Evet,

Re'îs- Hâlbuki `Âtıf Bey Merkez-i `Umûmî [genel merkez] a`zâsından [üyesinden] olduğu hâlde Ankara'ya gitmiş, vâlî Mazhar Beyi, tehcîr işlerinden cem`iyetle teşrîk-i mesâ`î [işbirliği] etmeğe da`vet eylemiş. Haberiniz var mı?

Midhat Şükrü Bey- Efendim, `Âtıf Bey Teşkîlât-ı Mahsûsa'da a`zâ olduğu zamân Merkez-i `Umûmî'de a`zâ değildi. `Âtıf Beyin a`zâlığı bi'l-âharedir [daha sonradır]. 32 mi, 33 mü, son senelerdedir. O zamânlarda yalnız Ankara meb`ûsu idi. Merkez-i `Umûmî'ye bi'l-âhare [daha sonra] geldi. Teşkîlât-ı Mahsûsa'dan `alâkasını kesdikden sonra geldi, Merkez-i `Umûmî ile hiç münâsebeti yokdu.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî tarafından me'mûr edilmiş olabilir.

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim.

Re'îs- Bu husûsa [işe] ne salâhiyetle [yetkiyle] ibtidâr etmiş [süratle başlamış]?

Midhat Şükrü Bey- `Âtıf Bey mi efendim?

Re'îs- Evet.

Midhat Şükrü Bey- Ma`lûmâtım [bilgim] yok.

Re'îs- Teşkîlât-ı Mahsûsa ile `alâkası ne imiş?

Midhat Şükrü Bey- O zamân Harbiye Nezareti'nden vâki` olan teklîf üzerine... <57Sa>

Re'îs- Harbîye Nezâreti Teşkîlât-ı Mahsûsa'yı kendi üzerine almadan evvel olmuş.

Midhat Şükrü Bey- İhtimâl o zamân Teşkîlât-ı Mahsûsaya me'mûr olan merkez kumandanı Halîl Paşa idi.

Re'îs- Merkez kumandanının me'mûriyeti başka. Teşkîlât-ı Mahsûsa nezârete geçdikden sonra.

Midhat Şükrü Bey- Ne sûretle girdiğini lütfen kendisine sorsanız. Yalnız Merkez-i `Umûmî'de a`zâ değildi.

Re'îs- Size sorduğumun sebebi şu ki bu bâbda [konuda] merkezce ne ma`lûmât [bilgi] vardı?

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim, merkezin tensîbi [uygun bulması] üzerine ta`yîn kılınmış değildir. Yalnız evvelce `arz etdiğim gibi Doktor Nâzım Bey Merkez-i `Umûmî'den müsâ`ade aldı. Oraya devam etdi.

Re'îs- Ankara, Kastamonu, Erzincan, Yozgad, Trabzon, Sivas ve sâ'ir bu gibi yerlere murahhas-ı mes'ûller [sorumlu delegeler] gitmiş, vâlîlere, mutasarrıflara ba`z-ı hafî ta`lîmât [gizli emirler] vermiş. Bundan da Merkez-i `Umûmî'nin [genel merkezin] ma`lûmâtı [bilgisi] yok mu?

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim, İttihâd ve Terakkî murahhasları [delegeleri] mı efendim?

Re'îs- Ya murahhas-ı mes'ûl [sorumlu delegeler], ya kâtib-i mes'ûl [parti sekreterleri].

Midhat Şükrü Bey- Sivas'a kimsenin gitdiğini bilmiyorum.

Re'îs- Ankara, Kastamonu, Erzincan, Yozgad, Trabzon Sivas ve sâ'ir mahallere?

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim hiç kimse yokdur. Ya`nî Merkez-i `Umûmî tarafından hiç bir murahhas [delege] gönderilmemişdir. Kastamonu'nun murahhası, kâtib-i mes'ûlü [parti sekreteri] vardır. Ankara'nın da vardır. Ayrıca adam göndermeğe hâcet [gerek] yok.

Re'îs- Bahâ'e'd-dîn Şâkir Beyin şifresi var mı idi?

Midhat Şükrü Bey- Merkez-i `Umûmî ile kendi arasında mı? Hayır.

Re'îs- Ya`nî kendisinde bir şifre var mı idi?

Midhat Şükrü Bey- Hayır efendim yokdu.

Re'îs- Hususî [özel] bir şifre ile vilâyât [vilayetlere] ve sâ'ir îcâb edenlerle muhâbere [haber] edermiş.

Midhat Şükrü Bey- Esâsen Merkez-i `Umûmî'nin şifresi yokdur ki vilâyetlerin şifresi ile tevâfuk etsin [uysun]. Muhâbere etmiş ise başka yerden bir şifre almış olacak. Esâsen Merkez-i `Umûmî'nin muhâberâtı [haberleşmeleri] gâyet açıkdır. Postaları, falanları tamâmiyle ücretlidir. Ayrıca şifre verilsin telgrafhâne keşîde etsin [çeksin]; nasıl olabilir? Bizim muhâberâtımız [haberleşmelerimiz] taxe [vergiye] tâbi'dir. Şimdiye kadar meccânî [ücretsiz] olarak ne telgraf çekdik ve ne de posta gönderdik.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'nin böyle bir şifresi olmadığını farz etsek, devâ'irden [dairelerden] birinde, meselâ Dâhilîye Nezâretinde Bahâ'e'd-dîn Şâkir Beyin isti`mâl edeceği [kullanacağı] husûsî [özel] bir şifre var mı? <57Sl>

Midhat Şükrü Bey- Bilmeyorum efendim. Ma`lûmâtım [bilgim] yokdur. Ayruca verilmiş ise o başka. Fakat Merkez-i `Umûmî'nin ma`lûmâtı yokdur.

Re'îs- Peki gidiniz (Şükrü Bey çıkarılır) `Âtıf Beyi getiriniz.

(`Âtıf Bey getirilir)

Re'îs- `Âtıf Bey! Cem`iyetle ya'ni İttihâd ve Terakkî fırkasıyla Teşkîlât-ı Mahsûsa beynindeki [arasındaki] irtibât ve münâsebâtı [bağlantıları ve ilişkileri] söyleyiniz.

`Âtıf Bey- İrtibât ve münâsebâtı yokdur efendim.

Re'îs- Hiç bir münâsebeti yok mu?

`Âtıf Bey- Yalnız gönüllü teşkîlinde taşradan efrâd toplanırken bunların mu`âveneti [yardım] ricâ edilmiş. Bundan `ibâretdir.

Re'îs- Sizi Ankara vilâyetine me'mûren [görevli olarak] kim gönderdi?

`Âtıf Bey- Ankara vilâyetine bendeniz me'muren gitmedim. Hiç bir sûretle gitmedim. Yalnız otuz üç senesi mi idi, iyi hâtırlayamıyorum, meb`ûsu olduğum dâ'ire-yi intihâbîyeyi [seçim dairesini] dolaşmak içün bir def`a gitdim. Me'mûren kat`îyen gitmedim.

Re'îs- Vâlî Mazhar Beye, tehcîr işlerinde cem`iyetle teşrîk-i mesâ`î [işbirliği] etmek için bir teklîfde bulunmadınız mı?

`Âtıf Bey- Kim bulunmuş efendim. Kat`îyen.

Re'îs- Diğer bir `Âtıf Bey olmasun? Öyle bir `Âtıf Bey var mı?

`Âtıf Bey- Başka `Âtıf Bey var efendim.

Re'îs- Fırkaya mensûb [üye] mu?

`Âtıf Bey- Burdur meb`ûsu `Âtıf Bey var. Ankara vâlî vekîli olarak oraya gitdi.

Re'îs- Demek siz gitmediniz ve bulunmadınız.

`Âtıf Bey- Kat`îyen bulunmadım.

Re'îs- Peki Merkez-i `Umûmî tarafından murahhas-ı mes'ûller [sorumlu delegeler] ve kâtib-i mes'ûller [parti sekreterleri] Ankara, Kastamonu, Yozgad, Erzincan, Trabzon, Sivas ve sâ'ir yerlere gitmişler, orada vâlîlere mutasarrıflara ba`z-ı hafî [gizli] emirler tebliğ etmişler [bildirmişler]. Merkez-i `Umûmî'nin bu emirleri tertîb olunduğu [düzenlendiği] zamân siz de berâber mi idiniz?

`Âtıf Bey- Öyle bir şey'den hiç bir ma`lûmâtım [bilgi] yok ve Merkez-i `Umûmî'de değildim.

Re'îs- Siz Merkez-i `Umûmî'de değil miydiniz?

`Âtıf Bey- Hayır efendim.

Re'îs- Peki Teşkîlât-ı Mahsûsa'ya mensûb [üye] olduğunuz için böyle verilen emirlerden haberdâr olabildiniz mi?

`Âtıf Bey- Hayır efendim. Zâten bizim komisyonumuz 330 senesi nihâyetinde dağılmışdı. Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın vazîfesi sırf cebhede idi, düşman arâzîsi dâhilinde idi. Memleket dâhilinde hiç bir vazîfesi yokdu.

Re'îs- Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın iki şekilde olduğunu, birisi Harbiye <58Sa> Nezâreti'ne merbût [bağlı] diğeri de İttihâd ve Terakkî fırkasına mensûb [üye] bulunduğunu söylüyorlar. Böyle mi?

`Âtıf Bey- Hayır efendim yanlış.

Re'îs- Nasıl teşekkül etdi [kuruldu]?

`Âtıf Bey- İki sûretle teşekkülü yokdur. Resmî bir dâ'iredir. Harbiye Nezâreti'ne merbûtdur [bağlıdır]. Şekl-i hafîsi [gizli şekli] falan yokdur. Bundan `ibâretdir.

Re'îs- Böyle olduğu Harbîye Nezâreti'nden söylenildi.

`Âtıf Bey- Hayır efendim yanlış.

Re'îs- Sizin de bu işlerle meşgûl olmanız gösteriyor ki cihet-i teşkîlâtı [teşkilatın gizli tarafı] ayrı sizin mensûb [üye] olduğunuz teşkîlât ayrı bir teşkîlâtdır.

`Âtıf Bey- Hayır efendim. Harbîye Nezâreti'nde dosyaları olan bir şey'de, mu`âmelâtımız [işlerimiz] ve imzâ'larımız nasıl olabilir efendim.

Re'îs- İttihâd ve Terakkî fırkasıyla esnâf cem`iyetleri beynindeki [arasındaki] münâsebet ne derecede idi?

`Âtıf Bey- Böyle bir münâsebet yokdur efendim.

Re'îs- Ba`z-ı rüfekâ'nız [arkadaşlarınız] onların mu`âmelâtına [işlerine] müdâhale etmiş.

`Âtıf Bey- İstanbul hey'et-i merkezîyesi, Kemâl Bey şahs-ı gayr-ı resmî olarak bunların te'essüsüne [kurulmasına] yardım etmiş. Böyle zannederim. Zâten o zamân Merkez-i `Umûmî'de değildim.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'nin Kemâl Beye yardım etmesi, me'mûriyeti hasebiyle mi yoksa teşebbüs eylediği bir emr-i hayır [hayırlı iş] dolayısıyla mı?

`Âtıf Bey- Merkez-i `Umûmî'nin mu`âvenet [yardım] etdiğini bilemiyorum.

Re'îs- Öyle dediniz.

`Âtıf Bey- Merkez-i `Umûmî'nin müdâhale etdiğini bilmiyorum.

Re'îs- Şimdi öyle dediniz, (Zabıt Kâtibine hitâben) ifâdesini okuyunuz:

(Mahkeme Zabıt Kâtibi ifâdeyi okur)

İstanbul hey'et-i merkezîyesi gayr-ı resmî olarak ya`nî Kemâl Bey şahsen bunların teşekkülüne [kurulmasına] yardım etmiş. Öyle zannediyorum. Zâten o vakit Merkez-i `Umûmî'de bendeniz yokdum.

Re'îs- Doğru zabt olunmamış mı?

`Âtıf Bey- Doğru efendim.

Re'îs- O hâlde.

`Âtıf Bey- Merkez-i `Umûmî başka, İstanbul hey'et-i merkezîyesi başkadır efendim, o vilâyet hey'et-i merkezîyesidir, sırf İstanbul'undur.

Re'îs- İstanbul merkezinin delâleti [yol göstermesiyle], demin dediğiniz gibi, Kemâl Beyin me'mûriyeti dolayısıyla mı yoksa bir emr-i hayra [hayırlı işe] şahsî teşebbüsü dolayısıyla mı?

`Âtıf Bey- Şahsî efendim. Bir emr-i hayır olmak üzere.

Re'îs- Kemâl Bey, i`âşe nâzırlığına geçdiği zamânda bu mu`âvenet [yardım] vâki` oldu mu?

`Âtıf Bey- Hayır efendim. Zâten bu şirketler falân kâmilen [tamamen] müteşekkil [kuurlmuş] bir vaz`iyetde idiler. Nizâmnâme [tüzük] mûcibince [gereğince] teşekkül etmiş [kurulmuş] birer şirket idi? <58Sl>

Re'îs- Kemâl Bey i`âşe işlerine me'mûr olduğu zamân yine İstanbul merkezi kendisine, mu`âvenetde [yardımda] bulundu mu?

`Âtıf Bey- Bilmiyorum efendim. İ`âşe işlerine me'mûr oluşu İstanbul murahhası [delege] olduğundan dolayı değildir; şahsî olarak bu işleri görebileceğinden, ehliyetinden [kabiliyetinden] dolayı intihâb olunmuşdur [seçilmiştir].

Re'îs- Me'mûriyet-i resmîyesine mübâşeret etmeden [başlamadan] merkezde min gayr-ı resim [resmî olmayarak] teşkîlât yapmış, meşgûl olmuş olduğunu söylüyorlar.

`Âtıf Bey- Ma`lûmâtım [bilgim] yok efendim.

Re'îs- Merkez-i `Umûmî'nin sermâyesi ne sûretde teşekkül etdiğine [oluştuğuna] dâ'ir ma`lûmât verir misiniz?

`Âtıf Bey- Efendim ibtidâ'ları [başlarda] cem`iyetde bulunmadım. Onun içün bilmiyorum. Teberru`ât [bağışlar] falan vâki` olmuş, ve bu sûretde teşekkül etmiş [oluşturlmuş] olduğunu işidiyor(d)um.

Re'îs- Ondan `ibâret mi?

`Âtıf Bey- Zannederim, ba`zen Tala`at Paşa kâtib-i `umûmîye [genel sekreterliğe] pâra veriyordu.

Re'îs- Ne pârası?

`Âtıf Bey- Bilmiyorum.

Re'îs- Küllî [çok] mikdârda mı idi?

`Âtıf Bey- Mikdârını da bilmiyorum.

Re'îs- Başka menba`-ı vâridât [gelir kaynakları] yok mu idi?

`Âtıf Bey- Hayır efendim. Selânik'de epey îrâdları [gelirleri] vardı.

Re'îs- Onu söylediniz, teberru`ât [bağışlar] dediğiniz o olacak. Mensûbîn [üyeler] `â'idât olarak bir şey' vermez miydi?

`Âtıf Bey- Şübhesiz, verirdi efendim.

Re'îs- Neye söylemiyorsunuz?

`Âtıf Bey- Şübhesiz verirdi, fakat onlar taşralarda mahallî umûra [işlere] sarf olunuyordu, asıl İstanbul'daki merkezin küllî [çok] vâridâtı [geliri] yokdu. Böyle teberru` [bağış] için...

Re'îs- `Â'idât mukannen [belirli] ve müsâvî [eşit] bir derecede mi idi, yoksa herkesin iktidârına [gücüne] göre mi takdîr ve tarh olunuyordu [belirleniyordu]?

`Âtıf Bey- Servetine göre efendim. Nizâmnâmede [tüzükte] herkesin vâridâtının [gelirlerinin] yüzde biri diye bir kayıd vardı. Yalnız meb`ûslar, fırkaya mensûb [üye] olan meb`ûslar tahsîsâtlarının [ödeneklerinin/maaşlarının] yüzde üçünü veriyorlardı.

Re'îs- Bu sûretle `â'idât almak Kânûn-ı Esâsî'nin yirmi beşinci mâddesine mugâyir [aykırı] değil miydi?

`Âtıf Bey- Bu `â'idât vergi tarzında tarh olunmuş [belirlenmiş] bir şey' değil ki...

Re'îs- Ne tarzda olursa olsun, bir pâra almak değil mi?

`Âtıf Bey- Cem`iyetin nizâmnâme [tüzüğü] tasdîk edilmişdir [onaylanmıştır].

Re'îs- Velev ki [isterse] tasdîk [onaylanmış] olunsun, Kânûn-ı Esâsî'ye mugâyir [aykırı] mi idi, değil mi idi? <59Sa>

`Âtıf Bey- Bilmiyorum.

Re'îs- Kânûn-ı Esâsî'nin yirmi beşinci mâddesi - me'âlen [manasını] söylüyorum - bir kânûn ve nizâma [tüzüğe] müstenid olmaksızın [dayanmaksızın] hiç kimseden bir pâra alınamaz diyor.

`Âtıf Bey- Bir nizâmnâmeye müstenid olmaksızın diyor, hâlbuki, bu cem`iyet, Cem`iyetler Kânûnu mûcibince [gereğince] teşekkül etmiş [kurulmuş] ve nizâmnâmesi [tüzüğü] de tasdîk olunmuşdur [onaylanmıştır]. Nizâmnâmesinde bu `â'idâtın alınması husûsu da vardır, demek hükûmetce musaddakdır [onaylanmıştır].

Re'îs- Demek, şu sûretle bu(nı) muvâfık [uygun] görüyorsunuz?

`Âtıf Bey- `Â'idât alınmasını mı?

Re'îs- Evet.

`Âtıf Bey- Bir mahzûr [sakınca] tasavvur etmiyorum [düşünmüyorum], bunda bir cebir [zorlama] falan yok, mensûb [üye] olan verirdi.

Re'îs- Peki ta`ahhüdâtını [sözlerini] îfâ' etmeyen [yerine getirmeyen] hakkında hiç bir şey' yapılmaz mıydı?

`Âtıf Bey- Hayır...

Re'îs- Ne için `âdet edildi?

`Âtıf Bey- Cem`iyetin, kulüblerin masârifi [masraflarını] çıkmak üzere...

Re'îs- Ta`ahhüdâtını [sözlerini] îfâ' etmeyen [yerine getirmeyen] adam sadâkatini de tutmaz.

`Âtıf Bey- Bu, bir siyâsî fırkadır, efendim. Bunda kemmiyet [nicelik] ve efrâd gözedilir, `â'idâtını vermiş, vermemiş, buna o kadar ehemmiyet verilmez; vermemek ahlâkî bir noksân sayılmaz....

Re'îs- Bir ta`ahhüd [söz verme] değil mi?

`Âtıf Bey- Ta`ahhüd ama...

Re'îs- Girerken pâra vermeği, `â'idâtı der-`uhde etmek [vermeyi üstlenmek] bir ta`ahhüddür. Ta`ahhüdünü [sözünü] îfâ' etmeyen [yerine getirmeyen] adam diğer ta`ahhüdünü de tutmaz. Öylelerine neye emniyet etdiniz?

`Âtıf Bey- Efendim, her fırka-yı siyâsîye bunu efrâdında bir noksân olarak görmez, zannederim.

Re'îs- Demek iğmâz edildi [görmezden gelindi].

`Âtıf Bey- Evet.

Re'îs- Peki gidiniz (`Âtıf Bey muhâkeme salonundan çıkarılır) Rızâ' Beyi getiriniz (Rızâ' Bey getirilir)

Re'îs- Rızâ' Bey! Birisi Harbîye Nezâretine merbût [bağlı], diğeri İttihâd ve Terakkî fırkasına mensûb [üye] olarak iki türlü Teşkîlât-ı Mahsûsa olduğunu söylüyorlar. Siz hangisinden idiniz?

Rızâ' Bey- Bendeniz bir kerre iki türlü Teşkîlât-ı Mahsûsa olduğunu bilmiyorum. Evvelce de `arz etdim, bendeniz seferberliğe kadar Trabzon'da bulundum. Daha i'lân-ı harb edilmeden evvel ba`z-ı zevâtı [kişileri] gönderiyorlardı. Onları Kafkasya dâhiline sevk etdim. Vakta ki harb başladı elimde de Gürcülerin üç bin tüfengi vardı.

Re'îs- Bunların hepsi ma`lûmdur [biliniyor], sâ'ir şey'leri söyleyiniz, su'âlime cevâb veriniz. <59Sl>

Rızâ' Bey- Öyle bir su'âl soruyorsunuz ki, Paşa hazretleri bendeniz ancak harekâtımı `arz etmeğe mecbûr oluyorum.

Re'îs- Peki, buyurun.

Rızâ' Bey-



Copyright © 2011-2015 Taner Akçam: www.armenocide.net A Documentation of the Armenian Genocide in World War I. All rights reserved